Takvimler yine 1 Mayıs’ı gösteriyor. Ama bu sadece bir tarih değil; bastırılmış seslerin, ertelenmiş umutların ve çoğu zaman karşılığı ödenmemiş emeğin günüdür. Çünkü her şeyin bir fiyatı var bu dünyada—ama emeğin değeri hâlâ pazarlık konusu.

Sabahın karanlığında evinden çıkan o işçiyi düşünün. Daha gün doğmadan yola koyulan, uykusunu yarım bırakıp hayatın yükünü omuzlayan bir insanı… O, sadece çalışan biri değildir; o, hayatı ayakta tutan görünmez direklerden biridir. Ama ironik olan şudur: Hayatı ayakta tutanlar, çoğu zaman kendi hayatlarını ayakta tutmakta zorlanır.

Bir inşaatın en üst katında çalışan, ama kendi evine ulaşamayan… Fabrikada üretim rekorları kıran, ama ay sonunu getiremeyen… Tarlada alın teri döken, ama kendi sofrasına eksik oturan insanlar var bu ülkede. İşte 1 Mayıs, tam olarak onların günüdür—adı var, sesi yok sayılanların günü.

Emeğin kutsallığından bahsedilir hep. Ama kutsal olan neden bu kadar değersiz bırakılır? Neden bir işçinin hakkı, çoğu zaman en son hatırlanan olur? Neden “şükret” denir de “hak ettiğini al” denmez?

Gerçek şu ki, işçi sadece yorulmaz—aynı zamanda susar. Haksızlığa, adaletsizliğe, görmezden gelinmeye susar. Çünkü bilir; konuşursa işini kaybedebilir, hakkını ararsa kapının önüne konabilir. İşte bu yüzden en büyük yük, sadece bedeninde değil, içinde taşıdığı sessizliktedir.

1 Mayıs, bu sessizliğin kırılması gereken gündür. Bir kutlamadan çok bir yüzleşmedir. Emeğin gerçekten değer bulup bulmadığıyla, adaletin gerçekten var olup olmadığıyla yüzleşme…

Bugün meydanlarda yükselen sesler sadece slogan değil; bastırılmış yılların birikimidir. Her pankart bir hikâye anlatır: Gecikmiş maaşların, verilmeyen hakların, görülmeyen insanların hikâyesini…

Unutmayalım: Bir toplum, en çok çalışanını ne kadar duyuyorsa o kadar güçlüdür. Eğer emek hâlâ hak ettiği değeri bulamıyorsa, o toplumun vicdanında eksik bir şey var demektir.

Bu 1 Mayıs’ta alkışlamak yetmez. Gerçekten görmek gerekir. Bir işçinin gözlerinin içine bakabilmek… Onun yorgunluğunu anlamak… Ve en önemlisi, hakkını teslim etmek.

Çünkü alın teri sadece bir damla su değildir; bazen bir ömrün özetidir. Ve o ömür, görmezden gelinmeyecek kadar değerlidir.

Emeğin sustuğu yerde adalet konuşmaz; bir gün herkes, görmezden geldiği alın terinin hesabıyla yüzleşir.