Bazı gerçekler vardır ki insan onları kitaplardan öğrenemez. Ne okul sıralarında anlatılır ne de büyüklerin öğütleri tam anlamıyla içimize işler. O gerçekler ancak yaşanarak öğrenilir. Bedeli bazen yıllar, bazen hayaller, bazen de kırılmış bir kalp olur.

Hayatın belki de en zor ve en acı dersi budur.

İnsan gençken zamanın kendisine sonsuza kadar yeteceğini zanneder. Önünde uzayıp giden yılların hiç bitmeyeceğini düşünür. Bu yüzden çoğu zaman kendi hayatını ikinci plana atar. Sevdiklerini mutlu etmek için çabalar, onların huzuru için fedakârlık yapar, kendi ihtiyaçlarını erteler. Bir eş için, bir dost için, bir evlat için gecelerini gündüzlerine katar. Bazen kendi mutluluğundan vazgeçer, bazen hayallerini rafa kaldırır.

O günlerde bunların hiçbirini kayıp olarak görmez.

Çünkü sevmenin vermek olduğuna inanır.

Ancak yıllar geçtikçe insanın karşısına hayatın sert yüzü çıkar. O zaman anlar ki en derin yaralar çoğu zaman hiç beklemediği yerlerden gelir. En çok değer verdiği insanların sözleri canını yakar. En büyük hayal kırıklıklarını, uğruna en çok emek verdiklerinden yaşar. Çünkü insanı düşmanları değil, kalbine aldığı insanlar kırabilir.

Belki de bu yüzden yaş ilerledikçe insanın dünyaya bakışı değişir.

Özellikle kırk yaşından sonra...

Takvim yaprakları hızla eksilirken zamanın ne kadar kıymetli olduğu daha net anlaşılır. Bir zamanlar "Daha çok vaktim var" denilen yılların aslında sessizce geçip gittiği görülür. Ertelenen hayaller, yarım bırakılan istekler ve sürekli başkaları için vazgeçilen mutluluklar birer birer insanın karşısına çıkar.

Ve insan kendine şu soruyu sormadan edemez:

"Ben gerçekten kendi hayatımı ne kadar yaşadım?"

İşte birçok insanın cevabını vermekte zorlandığı soru budur.

Çünkü hayatın koşuşturması içinde çoğumuz başkalarının beklentilerine yetişmeye çalışırken kendi iç sesimizi duyamıyoruz. Hep bir sonraki günü, bir sonraki yılı, bir sonraki fırsatı bekliyoruz. Oysa hayat beklediğimiz yerde durmuyor. Biz planlar yaparken zaman sessizce ilerliyor.

Ne yazık ki hayatın en büyük çelişkilerinden biri de burada ortaya çıkıyor. İnsan gençken enerjisi var ama hayatın kıymetini tam anlayamıyor. Yaş aldığında ise hayatın değerini öğreniyor fakat bu kez de eski gücü, sağlığı veya cesareti kalmamış olabiliyor.

Bu yüzden insanın kendisine karşı da sorumluluğu olduğunu unutmaması gerekiyor.

Başkalarını sevmek elbette güzeldir.

Fedakârlık yapmak da öyle...

Ancak kişinin kendi varlığını yok sayması ne sevgiye ne de fedakârlığa dönüşür. Kendini tüketen bir insanın çevresine fayda sağlaması da uzun vadede mümkün değildir. Nasıl ki kökü kuruyan bir ağaç meyve veremezse, ruhu yorgun düşen bir insan da kimseye gerçek anlamda destek olamaz.

Bugün toplum olarak belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey biraz daha vicdan, biraz daha samimiyet ve biraz daha vefadır. İnsanların birbirlerini yalnızca çıkarları doğrultusunda değil, insan oldukları için değerli gördüğü bir anlayıştır. Çünkü modern dünyanın bütün imkânlarına rağmen eksikliğini hissettiğimiz şey çoğu zaman para değil; güven, sadakat ve içtenliktir.

Hayatın sonunda dönüp geriye baktığımızda hatırlayacağımız şeyler de bunlar olacaktır. Kaç saat çalıştığımızı, kaç eşya satın aldığımızı ya da ne kadar kazandığımızı değil; kimi sevdiğimizi, kime iyilik yaptığımızı ve kimlerin hayatına dokunabildiğimizi hatırlayacağız.

Bu nedenle belki de hayatın özeti tek bir cümlede saklıdır:

Sevdikleriniz için yaşayın ama kendinizi kaybedecek kadar değil. İnsanlara değer verin ama kendi değerinizi unutacak kadar değil. Çünkü ömür geri gelmez, zaman durmaz ve ertelenen hayat bir gün sessizce elinizden kayıp gider.

Geride ise yalnızca yaşadıklarımız değil, yaşayamadıklarımız da kalır. İşte insanı en çok düşündüren şey de çoğu zaman budur. Hayatın gerçek muhasebesi, sahip olduklarımızla değil; değerini geç fark ettiğimiz zamanlarla yapılır. Bu yüzden bugünü ertelememek, sevdiklerimizi olduğu kadar kendimizi de ihmal etmemek gerekir.

Çünkü güzel bir ömür; sadece uzun yaşamakla değil, kıymet bilerek, vicdanla ve insanlığını kaybetmeden yaşayabilmekle anlam kazanır.