Her gün aynı sokaklardan geçiyoruz. Aynı otobüse biniyor, aynı marketten alışveriş yapıyor, aynı işlere koşturuyoruz. Yüzler tanıdık, yollar tanıdık, hayatın telaşı tanıdık.

Ama içimizde bir yabancılık var. Çünkü etrafımızdaki insanlara bakıyor ama çoğu zaman görmüyoruz.

Bir köşe başında elini uzatan yaşlı bir kadın, kalabalık içinde kaybolmuş bir çocuk, omuzlarına dünyanın yükünü yüklenmiş bir işçi… Onların hikâyeleri gözümüzün önünde yaşanıyor, ama biz çoğu zaman başımızı çeviriyoruz. İnsanlık tam da burada yara alıyor: Görmezden geldiğimiz yerde.

Belki de modern zamanların en büyük hastalığı bu: Duyarsızlık. Herkes kendi derdine düşmüş, kendi dünyasına kapanmış. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışı, sokakları, evleri, kalpleri sarmış. Oysa insan dediğin, yalnızca kendinden ibaret değildir. İnsan, etrafındaki insana el uzattığı kadar insandır.

Bugün dünyamızda açlık var, savaş var, yoksulluk var. Ama bunlardan daha acısı, insanların birbirine sırtını dönmesi. Bir tebessüm kadar ucuz, bir selam kadar kolay olan şeyleri bile çok görüyoruz. Hâlbuki bir tebessüm, bazen bir insanın tüm gününü aydınlatır. Bir selam, bir kalbin yalnızlığını unutturur. Küçük gibi görünen bu şeyler, insanlığın aslında en büyük göstergeleridir.

Görmezden geldiğimiz her insan, aslında kaybettiğimiz bir vicdan parçasıdır. Bugün gözlerimizi kapatabiliriz, kulaklarımızı tıkayabiliriz. Ama bir gün biz de aynı sokaklarda görülmek, duyulmak, anlaşılmak isteyeceğiz. İşte o zaman anlayacağız ki insanlık, paylaşınca büyüyen, görmezden gelince küçülen bir değer.

Belki de yeniden başlamamız gereken yer çok basit: Kalbimizi açmak. Yolda karşılaştığımız birine selam vermek, zor durumda olana küçük bir yardımda bulunmak, dinlemek, anlamak… İnsanlığın yeniden dirilişi büyük sözlerle değil, küçük adımlarla mümkün.

Unutmayalım; görmezden geldiğimiz her şey, bir gün bizim karşımıza çıkar. Ve insanlık, aslında en çok birbirimize gösterdiğimiz merhamette saklıdır.