Bazı duygular ne takvimde bulunur ne de ekranlarda... Onlar sadece hatırlanır; bir çocukluk anısında, bir taş avluda, bayram sabahında.

Bayramın gelişi köyde bir ay önceden hissedilirdi. O heyecan tüm eve yayılır, hazırlıklar günlerce sürerdi. Ev baştan aşağı temizlenir, duvarlar boyanır, halılar, perdeler yıkanır, sobalar sökülür, her köşeye bayram eli değdirilirdi. Annem tek başına bu işlerin hepsini yetiştirirdi. Dört kardeştik, bir de babaannemle dedem... Toplam sekiz kişilik bir evdi bizimkisi. Ama o kalabalık eve tek başına bayramı getirirdi annem.

Bayramdan birkaç gün önce mutfağa bambaşka bir hava sinerdi. Baklavalar açılır, kurabiyeler, börekler hazırlanırdı. Arife günü geldi mi herkes sırayla banyo yapardı. O güne “arife suyu” denirdi. Fırınlar yakılır, bayram çörekleri, pideleri, mis gibi kokan somun ekmekleri pişirilirdi. Evin önündeki fırından yayılan o koku, çocukluğumun en güzel hatıralarından biridir.

Ve sonunda büyük gün gelirdi: Bayram sabahı...
Ama o gece uyumak mümkün müydü? Sabaha kadar heyecandan dönüp dururduk yatakta. Bizim düşündüğümüz tek şey; sabah erkenden kalkıp ne kadar şeker toplayacağımız, hangi evleri gezeceğimizdi. Çocuklukta bayram apayrı güzeldi.

Sabah horozlar ötmeden kalkardık. Erkekler bayram namazına hazırlanırken annem kahvaltının telaşına düşerdi. Biz de koştururduk yardım etmek için. Namazdan dönen babam, her bayram mutlaka birkaç komşuyu kahvaltıya getirirdi. Fırından yeni çıkan keşkeğin kokusu eve dolarken, sofralar hazırlanır, herkes bir araya toplanırdı. Bereketli, kalabalık ve şükür dolu bir sabah olurdu.

Sonra babam, komşumuz Nevzat Amca’yla birlikte kurbanlık hayvanı getirirdi. Kocaman bir hayvan...
İşte benim için bayramın en hüzünlü kısmı da orasıydı. Beslediğimiz, sevdiğimiz hayvanın gözü bağlanır, dua okunur, sonra bıçak vurulurdu. Evet, yapılan şey doğruydu, anlamlıydı... Ama çocuk aklı anlamazdı. Sadece üzülürdü. Ben kurban kesilirken hiç bakamazdım. Hatta etini de yemezdim. İçim elvermezdi. “Beslediğimiz hayvandı” diye, o eti yemeye elim gitmezdi.

Ama işte çocuk aklı... Ne anlatırsan anlat, o başka bir dilden anlar.

Sonrası mı? Bayram şekeri zamanı başlardı!
Köyde büyükler bize para verirdi ama biz daha çok şeker peşindeydik. Arkadaşlarla sokak sokak dolaşır, şeker toplama yarışına girerdik. Elde poşet, mendil... Bakkalın merdivenine oturur, ganimetleri dizer, teker teker sayardık. O an yaşadığımız mutluluğun, huzurun ne tarifi vardı, ne bedeli... O kadar saf, o kadar gerçekti ki! Bizim derdimiz sadece “kim ne kadar topladı, hangi eve gitti” olurdu. Dert dediğin buydu.

Oysa annemiz, babamız gün boyu geleni gideni ağırlardı. Yedirirler, içirirler, paylaşmanın mutluluğunu yaşarlardı. Eski bayramlardan, köyün halinden, geçmişten konuşurlardı. O zaman fark etmezdik ama şimdi düşünüyorum da... Ne güzeldi o bayramlar, ne içtendi o duygular.

Şimdi soruyorum kendime:
Nerede o bayramlar?
Nerede o kokular, o heyecan, o çocuk kalbinin tertemiz telaşı?

Köyde bayram bir başka olurdu.
Bazı şeyler vardır ki, sadece hatırlanınca güzeldir...
Seni çok özlüyorum çocukluğum.
Ve seninle birlikte, eski köy anılarımı da...