Gözlerimiz açık, ama gerçekten görüyor muyuz? Her gün yüzlerce insana bakıyor, onlarca görüntüyle karşılaşıyoruz.
Ama kaçına gerçekten bakıyoruz, kaçını gerçekten görebiliyoruz?
Görmek dediğimiz şey, sadece gözle yapılmaz.
Asıl görmek, anlamakla başlar.
Bir çocuğun gözlerindeki korkuyu,
bir yaşlının sessizliğindeki özlemi,
bir arkadaşın gülümsemesinin ardındaki kırgınlığı…
sadece bakarak fark edemezsin.
Ama bakmayı bilirsen, hepsini görebilirsin.
Bazı insanlar vardır, seni bir bakışta anlar.
Çünkü onlar sadece gözleriyle değil,
kalpleriyle bakmayı öğrenmişlerdir.
Ama çoğumuz hayatı hızlı yaşıyoruz.
Yüzlere bakıyor ama derinlere inmiyoruz.
Yargılıyoruz ama dinlemiyoruz.
Varsayıyoruz ama sormuyoruz.
Oysa bir insanı gerçekten görmek,
onun yaşadıklarını anlamaya çalışmakla başlar.
Empatiyle, sabırla, önyargısız bir gözle bakmakla…
Bir çiçeğe bile dikkatle baktığında
onda saklı zarafeti, kırılganlığı, yaşam savaşını görebilirsin.
Ama sadece “çiçekmiş” deyip geçersen,
güzelliği gözünün önünde solup gider.
Hayat da böyle…
Detaylarda gizli, küçük anlarda, ince hislerde…
Ama onları görebilmek için
yalnızca gözlerini değil,
kalbini ve niyetini açman gerekir.
Görmek için önce durmalısın.
Sakinleşmeli, dinlemeli, hissetmelisin.
Çünkü bazen bir suskunluk çok şey anlatır.
Bazen bir “iyiyim” cevabının altında
bitmeyen bir yorgunluk vardır.
Ve ancak bakmayı bilenler, bunları görür.
Belki de bu yüzden,
gözden çok gönül eğitimi gerek bize.
Daha çok sormak, daha çok dinlemek,
ve bakarken yargılamak yerine anlamaya çalışmak…
Çünkü gerçek görmek,
gözle değil, niyetle olur.