Hayat bize çoğu zaman gül bahçesi gibi görünmez. Daha çok, elini uzattığında bile batma ihtimali yüksek olan bir çalı gibidir. Hepimizin bir yerlerinde gizlediği dikenleri vardır: kırgınlıklarımız, hayal kırıklıklarımız, söyleyip de içimize attıklarımız, saklamaya çalıştığımız yaralarımız…
Ve ne tuhaftır ki, en güzel çiçekler de tam bu dikenlerin arasından çıkar.
İnsan büyüdükçe anlıyor; kusurlarımız da, acılarımız da bizim parçamız. Her bir diken, aslında yaşadığımız bir dersten, atlattığımız bir fırtınadan geriye kalıyor. Bazen kendimizi korumak için, bazen de istemeden başkalarını yaralıyoruz. Ama asıl mesele şu: dikenlerimize rağmen çiçek açmayı başarabiliyor muyuz?
Toplumda çoğu zaman güçlü olmak, hiç kırılmamak, hep gülümsemek zorundaymışız gibi bir algı var. Oysa gücün en saf hâli, kırıldığını kabul edebilmekten geçiyor. Dikenlerini fark eden insan, hem kendine hem de çevresine daha dikkatle yaklaşmayı öğreniyor. Çünkü bilir ki, başkasının da görünmeyen dikenleri var ve temas ettiğinde can acıtabilir.
Bir çiçeğin açması için güneş kadar gölgeye, yağmur kadar rüzgâra da ihtiyacı vardır. Bizim de öyle. Hayat sadece iyi günlerden ibaret olsaydı, tecrübe biriktiremezdik. Acı çekmeseydik, iyileşmenin ne kadar değerli olduğunu bilemezdik. Kaybetmeseydik, sahip olduklarımızın kıymetini anlayamazdık.
Dikenlerimiz bizi zayıf yapmaz; doğru kullanmayı bilirsek, aslında güçlendirir. Zorluklar karşısında pes etmeyen, kırıldığı yerden yeniden filiz veren insanlar en çok da bu yüzden hayranlık uyandırır. Çünkü onlar bilir ki: açmak, her zaman kolay değildir. Açmak, cesaret ister. Kimi zaman karanlığa, kimi zaman soğuğa, kimi zaman yalnızlığa rağmen…
Belki de hayatın en büyük sanatı, “mükemmel” olmaya çalışmak değil; bütün dikenlerimize rağmen güzellik üretebilmektir. Sevgi verebilmek, iyilik bırakabilmek, umudu koruyabilmek…
Ve belki de asıl çiçek, tam da bu çabanın kendisidir.
Dikenlerimize rağmen açabilmek…
Güzelliğin en gerçek, en insan hâli tam olarak burada başlar.