Dünya, her geçen gün biraz daha gürültülü oluyor. Şehirlerin sokaklarından, teknolojinin sürekli açık olan ekranlarına kadar her şey, bizi bir şeye, birine, bir yere çağırıyor.

Bu çağrılar arasında kayboluyoruz, içsel sesimizi duymakta zorlanıyoruz. Ve belki de tüm bu gürültü arasında, en çok ihtiyaç duyduğumuz şey sessizlik. Ama gerçek sessizlik, dışarıdaki değil, içimizdeki sessizliktir.

İçsel bir boşluk var. Herkesin içinde bir huzur, bir dinginlik arayışı. Ama bu huzuru bulmak için bazen geçmişe gitmek gerekiyor. Kendi sesimizi duymak için, belki de çok uzaklara değil, sadece kaybolduğumuz o eski zamanlara dönmek gerek. Çocukluğumuzun sessiz anları, bir köşeye çekilip yalnız kaldığımız, dünyadan uzaklaştığımız anlar, belki de bizim gerçekten kendimizi bulduğumuz anlardı. O zamanlar, dünyaya kulak vermek yerine, sadece içimize bakıyorduk. O anlar bize, kim olduğumuzu hatırlatıyordu.

Fakat zamanla, dünya sesini yükseltmeye başladı. İnsanlar, teknolojiler, sorumluluklar... Hep bir şeyler talep ediyordu bizden. Ve sessizliği kaybettikçe, kendimizi de kaybettik. Kendi sesimizi duyamaz olduk. Bu kadar çok konuşurken, kendimize ne zaman söz hakkı verdik? Bazen o kadar fazla düşünürüz ki, düşüncelerimiz bile birbirine karışır ve bir noktada tüm dünyayı duymaya başlarız, ama kendimizi hiç duymayız.

Sessizlik, bir kaçış değil; bir buluş, bir geri dönüş yoludur. Kendi sesimizi bulmak için, dış dünyayı bir süreliğine susturmak gerekir. O sessizlik içinde, farkında bile olmadan kaybolduğumuz benliğimize dönmek gerekir. Çünkü dışarısı her zaman sesli, her zaman konuşan bir yer olacak. Ama içimizdeki ses, her zaman bir adım geride kalacak, sessizliğin içinde kaybolacaktır.

Peki, bu sessizliği bulmak için ne kadar geriye gitmemiz gerekiyor? Belki de çok geriye değil. Sadece anı yaşamak ve hissetmek için biraz durmamız yeterli. Ne kadar geriye gitmemiz gerektiğini düşünmek, belki de hayatın ne kadar hızlandığını fark etmektir. Bazen, sadece birkaç dakika derin bir nefes almak, birkaç saniye gözlerimizi kapatıp kendimizi dinlemek, dünyayı dışarıda bırakıp içimize dönmek gerekir. O anlar, geriye gitmek değil, o anı tam olarak yaşamak demektir. Çünkü o anın içinde, geçmişin sessizliğini bulabiliriz.

Kendi sesimizi duymak, içsel huzura ulaşmak, dış dünyadan bağımsız bir şekilde kendi varlığımızı hissetmek, belki de bu kadar basit bir şeydir. Ama bazen, basit şeyler kaybolur ve onları tekrar bulmak için çok şey kaybetmiş olmamız gerekir. Bazen sadece birkaç adım geri atmak yeterlidir, bazen birkaç saniye sessizlik içinde kaybolmak, iç dünyamızın tüm derinliklerine inmeyi sağlar.

Sessizlik, bir anıdır. Geçmişin, geleceğin ve anın birleştiği yerdir. Her zaman dışarıda aradığımız şeyin, aslında içeride olduğunu fark ettiğimizde, belki de kendi sesimizi duyabiliriz. O zaman, geçmişin gürültüsünden, geleceğin kaygılarından bağımsız olarak, sadece kendimize ve içimizdeki sessizliğe kulak veririz. Ve o sessizlik, bizi biz yapan, en gerçek halimize dönmemizi sağlayan yerdir.