İnsan zihni… Aynı gökyüzüne bakan milyonlarca çift göz, ama her biri sanki bambaşka bir renk görüyor. Hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz fakat farklı gerçekliklere tutunuyoruz. Kimimiz için bir söz sıradan bir cümleden ibaretken, kimimiz için günlerce taşınan bir yük olabiliyor. Bir bakış, birinin aklında hiçbir iz bırakmazken başka birini saatlerce düşündürebiliyor.
Peki neden?
Neden birbirimizi bu kadar az anlıyoruz?
Aslında cevap basit: Herkesin düşünce haritası farklı.
Her insan, geçmişinin, yaşadıklarının, kırgınlıklarının, korkularının, beklentilerinin ve umutlarının toplamıyla algılıyor dünyayı. Birinin önemsiz bulduğu bir davranış, bir başkası için bir dönüm noktası olabiliyor. Birinin aklına gelmeyen bir ihtimal, diğerinin zihninde fırtınalar koparabiliyor. Çünkü yol aynı olsa da herkes kendi bavuluyla yürüyor.
Asıl zorluk da tam burada başlıyor:
Biz hâlâ birbirimizin bavulunu merak etmiyoruz.
Karşımızdakinin ne yaşadığını sormuyoruz. “O neden böyle davranmış olabilir?” diye düşünmüyoruz. Cümlelerimize hep “Ben olsam…” diye başlıyoruz ama karşımızdaki kişi hiçbir zaman biz değil.
Çoğu zaman akıl okunmasını bekliyoruz:
“Ben söylemeden anlasın.”
“Halimi görsün.”
“Bir bakıştan çözsün.”
Oysa insanlar ne kâhin ne de zihin okuyucu. Karşımızdakiler anlamadığında suçlayan, küsen, içine kapanan taraf biz oluyoruz. Derken aramızda kimsenin fark etmediği ama bir anda büyüyen bir mesafe oluşuyor: Adı konulamayan, açıklanamayan bir uzaklık.
Peki çözüm ne?
Belki de çok basit:
Dinlemek…
Önce anlamaya çalışmak…
Sormak…
Düşünmek…
Ve biraz daha sabırlı olmak…
Çünkü insanların düşünce yapıları farklı çalışır; bu kötü değil, tam tersine güzeldir. Bizi benzersiz kılan da bu çeşitliliktir. Ancak farklılıkları köprüye dönüştürmek için emek gerekir.
Kimse kimsenin aklını okuyamaz ama kalbini duymak mümkündür.
Yeter ki konuşmaktan, anlatmaktan ve anlamaya çalışmaktan vazgeçmeyelim.