Bir orman yanarken yalnızca ağaçlar gitmez. Toprağın altında sessizce nefes alan canlılar, gökyüzüne uzanan kuşlar, dalların arasında oynayan çocuk hayalleri de küle döner.

Ne yazık ki çoğu zaman bir yangın haberine “birkaç ağaç yanmış” gözüyle bakıyoruz. Oysa o ağaçlar, bir çocuğun piknik yaptığı yer, bir annenin gölgede bebeğini uyuttuğu alan, bir dedenin torununa doğayı anlattığı masal mekanıdır. Ve hepsinden öte, hepimizin ciğeridir.

Bir kıvılcım bazen kazayla, bazen umursamazlıkla, bazen de kasten düşer toprağa. Ama sonucu hep aynı olur: Sessiz bir felaket. Alevler büyürken sadece ağaçlar değil, yılların emeği, doğanın sabrı ve gelecek nesillerin umudu da yanar. Çünkü doğa, bugünün değil, yarının da mirasıdır.

Ormanlar bize sadece oksijen vermez. Onlar; suyumuzu temizleyen, iklimi dengeleyen, kuşlara yuva, hayvanlara yaşam alanı sunan eşsiz bir dengedir. Ve bu denge bozulduğunda, sıra bize gelir. Yangınla kül olan orman, zamanla şehirdeki nefesimizi de kısar.

O yüzden bir çöpü rastgele atarken, cam şişeyi gölgede bırakırken ya da ateş yakarken bir kez daha düşünmek gerek. Çünkü küçük bir ihmal, binlerce cana mal olabilir. Bu dünyayı emanet aldık. Ama onu her gün biraz daha borçla kaplıyoruz gelecekten.

Unutmayalım, ateşe verilen sadece ağaç değil… O ağaçla birlikte yanan, bizim geleceğimizdir. Çocuklarımızın teneffüs ettiği hava, kuşların ötüşüyle uyanan sabahlar, serin gölgelerde saklanan huzur…

Belki de artık en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, biraz vicdan.
Ve biraz daha “yanmamış” bir dünya.