Bir insan ne kadar anlatabilir kendini? Ne kadar kelime yeter içini dökmeye, ne kadar cümle tam olarak tarif eder bir yüreğin ağırlığını?
Bazen susmak, anlatmaktan daha anlamlı gelir. Çünkü anlatırsın, anlatırsın da… Karşındaki hep kendi algısıyla duyar seni. Sen “yorgunum” dersin, o “bugün erken mi kalktın?” zanneder. Sen “yoruldum” dersin, ama kastın sabah trafiği değil, bir ömürdür. Anlatamazsın. Anlatsan da anlaşılmazsın. İşte tam burada başlar insanın içten içe sessizleşmesi. Gürültülü bir kalabalığın ortasında, yalnızlığın en derin haliyle tanışırsın.
Hayat, sürekli kendini izah etmeye çalıştığın bir sınav gibi. Sanki anlaşılmak bir başarıymış da, başarısız olan senmişsin gibi. Herkesin dünyasında sadece bir yan rol olabilirsin; oysa kendi hikayende başrolsün. Ama bu başrol, nedense en çok kendini anlatmak zorunda kalıyor. Ve en çok da bu yıpratıyor insanı.
Ben artık yoruldum.
Kendimi anlatmaktan, izah etmekten, içimde kopan fırtınalara “sadece rüzgar” deyip geçilmesinden yoruldum. Her defasında bir umutla “belki bu sefer anlaşılırım” diyerek başlanan cümlelerim, yine duvarlara çarpıp geri döndü. Anlamak isteyen zaten susuşundan bile anlar insanı. Ama anlatmanı bekleyen, aslında hiç anlamamıştır seni.
Bu yüzden artık susuyorum.
Bu bir vazgeçiş değil; aksine, kendimi korumaya çalıştığım sessiz bir isyan. Çünkü insan, ne zaman anlatmaktan vazgeçerse, işte o zaman kendine döner. İç sesiyle barışır. Belki de en doğru anlaşılma, kendi içinde olur. Dışarıdan değil, içeriden gelen bir huzurla…
Hayat anlatmakla geçiyor, evet… Ama belki de bazen, anlatmayı bırakmak gerekiyor. Anlaşılmaktan değil, kendimizi kaybetmekten korkmalıyız aslında. Zira insan, kendini en çok başkalarına anlatmaya çalışırken yitiriyor.