Bir el düşünün… Gün boyu çalışıyor, üretiyor, yoruluyor. Belki bir tarlada toprakla uğraşıyor, belki bir fabrikada demirle, makineyle.

Kimi zaman tezgâhta kumaş dikiyor, kimi zaman direksiyon başında gece gündüz yol alıyor. O ellerin çatlakları, sadece sabunun ya da deterjanın değil, hayatın yükünün izleri aslında.

Ne yazık ki çoğu zaman bu elleri görmezden geliyoruz. Çünkü emeğin kıymeti, yalnızca rakamlarla ölçülüyor. Kaç saat çalıştın? Kaç para aldın? Kaç ürün çıkardın? Oysa emeğin değeri terin ağırlığında, sabrın büyüklüğünde saklıdır.

Bugün bir ekmek aldığımızda, o ekmeğin arkasında yüzlerce görünmeyen el var. Fırındaki ustadan, un fabrikasındaki işçiye; tarlada buğdayı eken çiftçiden, kamyonla taşıyan şoföre kadar… Ama biz sadece ekmeği görüyoruz, elleri görmüyoruz.

En acısı da şu: Çalışan eller çoğu zaman hakkını alamıyor. Yorulduklarını dile getirdiklerinde “işin doğası bu” deniyor. Hayalleri hep yarına erteleniyor. “Bugün çalış, belki yarın daha iyi olur” sözleriyle avutuluyor. Ama o yarın bir türlü gelmiyor.

Emeğe saygı, sadece bir teşekkür değil, bir duruş meselesidir. Çalışan ellerin çığlığı aslında çok basittir: Görülmek, değer verilmek, insanca yaşamak. Çünkü insan, sadece çalışmak için değil, onurlu bir hayat sürmek için vardır.

Şunu unutmamak gerek:
Ellerin emeğini küçümseyen toplum, bir gün kendi geleceğini küçültür.

O yüzden belki bugün, marketten aldığımız domatese bakarken o domatesi toplayan işçiyi de hatırlamalıyız. Oturduğumuz evin duvarına dokunurken, o duvarı ören ustayı da anmalıyız. Ve en önemlisi, emeğin değerini unutmamalıyız.

Çünkü çalışan ellerin çığlığı, aslında hepimizin vicdanında yankılanıyor.