Günümüzün en sessiz ama en derin yaralarından biri var: emeğin değersizleşmesi. Birçok insan görüyorum; işine alın terini katıyor, saatlerini, sabrını, iç huzurunu veriyor…

Ama karşılığında beklediği saygıyı, değeri, takdiri göremiyor. Ve en acı olan da şu: Emek tükenirken, onunla birlikte değer duygusu da yok oluyor.

Bir dönem, yapılan işin niteliği ne olursa olsun, emek kutsaldı. Bir ustanın elinden çıkan tahta kokardı, bir annenin yaptığı yemekte özen hissedilirdi, bir çocuğun yaptığı resimde bile emek görülürdü. Şimdi hız çağında, her şeyin çabuk bitmesi isteniyor. Emek, sabırsızlığın gölgesinde eziliyor.

İnsan, hakkının teslim edilmediği yerde yavaş yavaş içten içe kırılır. Bir teşekkür beklemek bile lüks hâle geliyor. Sanki emek zaten olması gerekenmiş gibi… Oysa emeğin kıymeti, değer verilince var olur. Bir işin arkasındaki yorgunluğu gören gözler oldukça, insan kendini tamamlanmış hisseder.

Toplum olarak unuttuğumuz bir şey var:
Emeğe kıymet verilmezse, insanın içindeki motivasyon da söner.

Bir grafikerin tasarımına, bir işçinin saatlerce ayakta çalışmasına, bir öğretmenin bir çocuğa harcadığı sabra, bir annenin ev içindeki görünmez çabasına değer verilmediğinde… aslında kaybeden hepimiz oluyoruz. Çünkü değer duygusu kaybolunca, üretim de ruhunu kaybediyor.

Belki de yeniden hatırlamamız gereken çok basit bir gerçek var:
Emek, sadece bir işin bitmiş hâli değildir; o işin arkasındaki insanın hikâyesidir.

Bir teşekkür, bir takdir, bir “Eline sağlık” demek… Bunlar küçük gibi görünen ama değer duygusunu yeniden canlandıran büyük dokunuşlardır. Çünkü değer verilen emek çoğalır; değersiz bırakılan emek ise zamanla küser, solar, yok olur.

Bugünlerde herkesin biraz daha yorgun, biraz daha kırılgan olmasının sebebi belki de budur:
Çabamız çok, karşılığı az.

Ve unutmayalım; emek tükenirse, sadece iş değil; insan da tükenir.
O yüzden değer duygusunu yeniden işlemek, sadece birey için değil, toplum için de bir iyileşme adımıdır.