Bazen şehirlerin gürültüsüne o kadar alışıyoruz ki, sessizliğin nasıl bir şey olduğunu unutuyoruz. Betonların arasında sıkışmış hayatlarımız, bize konforun adını fısıldarken, ruhumuza fark ettirmeden bir yalnızlık bırakıyor.

Oysa en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, toprağın kokusu, rüzgârın sesi, suyun dinginliği… Yani doğa.

İnsan, doğadan uzaklaştıkça kendiyle olan bağını da zayıflatıyor. Çünkü doğanın düzeni, insanın iç düzeniyle şaşırtıcı bir uyum içindedir. Toprak nasıl suyu emer ve yeniden doğurursa, biz de yaşadığımız her sıkıntıyı içimizde dönüştürürüz. Ağaçlar nasıl rüzgâra karşı esneyerek ayakta kalıyorsa, biz de hayata karşı aynı esnekliği göstermek zorundayız. Ama doğadan uzaklaştığımızda bu doğal ritmi unutuyoruz.

Günümüz insanı sürekli bir koşturmaca hâlinde. Bir ekrana, bir bildirim sesine, bir aceleye bağlı yaşıyoruz. Kendimize ayırdığımız zaman bile yine ekranlardan geçiyor. Sanki içimizdeki o derin boşluğu teknolojiyle doldurmaya çalışıyoruz. Fakat ne yaparsak yapalım, doğanın bize sunduğu o sade huzurun yerini hiçbir yapay şey tutmuyor.

Belki de doğadan kaçışımız, en çok kendimizle yüzleşmekten kaçışımızdır. Çünkü doğa sessizdir, yalındır; maskelerimizi düşürür, rol yapma imkânı bırakmaz. Bir ormanın içinde yürürken ya da dalga seslerini dinlerken kalbimizin gerçek sesini duyarız. Şehirde susturduğumuz sorular, doğanın içinde yeniden konuşmaya başlar.

Kimi zaman bir ağacın gölgesine oturmak, bir gün boyunca yaptığımız onlarca şeyden daha çok iyi gelir. Çünkü doğa, iyileştirmeyi bilir. Biz fark etmesek de, o her dokunuşunda ruhumuza bir parça şifa bırakır.

Aslında kaçtığımız doğa değil; kaçtığımız, kendi içimizde sakladığımız duygular, yorgunluklar, özlemler…
Belki de en çok kendimizi bulmak için yeniden toprağa, gökyüzüne, rüzgâra dönmemiz gerekiyor. Çünkü ne kadar uzağa gidersek gidelim, içimizdeki sessiz çağrı hep aynı şeyi söyler:

“Kendine dön.”

Ve bunu en iyi doğa hatırlatır.