Dışarıdan bakan bir göz, çoğu zaman hiçbir şey anlamaz. Güler yüzlü bir insanın içindeki fırtınaları, suskun birinin haykırışlarını ya da sessizce yürüyen birinin taşıdığı yükü göremez.
Çünkü kimse, kimsenin kalbine bakamaz. Ve herkes, kendi yarasıyla yaşar. Her kalp kendi yarasını taşır… Kimi bunu belli etmez, kimi bir sözle sızlatır. Kimi gece yastığa başını koyunca ağlar, kimi kalabalıklar içinde sessizleşir. Kimi gülerken bile içinden parçalanır. Çünkü acı, kişiye özeldir. Yaraların dili sessizdir, ama etkisi derindir.
Kimseye “bu kadarcık şeye mi üzüldün?” deme hakkımız yoktur. Çünkü acının ölçüsü yoktur. Aynı suya herkesin farklı derinlikte batması gibi… Kimi yaşadığını kabullenir, kimi bastırır, kimi de alışır. Ama hiçbir yara tamamen geçmez. Sadece insan, onunla yaşamayı öğrenir.
Bazen bir çocukluk travması, bazen yarım kalmış bir sevda, bazen bir kayıp… Kalbin derinlerinde bir yerlerde iz bırakır. Ve zamanla o iz bir kimlik gibi yerleşir insanın içine. O yüzden kimseyi tam anlamıyla anlayamayız. Çünkü ne yaşadığını değil, sadece ne gösterdiğini görürüz.
İçten içe kanayan kalplerle dolu bir dünya burası. Ve biz birbirimizi kırarken, aslında zaten kırık olan parçaları daha da parçalamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Oysa ne kadar güzel olurdu; insanlar birbirine “Nasılsın?” sorusunu cevabını dinlemek için sorsa… “Bir derdin var mı?” demeyi unutmadan yaşasak…
Her kalp kendi yarasını taşıyorsa, belki de yapabileceğimiz en değerli şey; birbirimizin yükünü hafifletmeye çalışmak. Belki de bir tebessüm, bir anlayış, bir omuz… Sandığımızdan çok daha fazlasını iyileştirebilir.
Unutmayalım; bazen yara sarmak, sadece yanında sessizce durmakla da mümkündür.