Bakmakla görmek arasında ince ama derin bir fark vardır. Gözler, dışarıyı görür…Ama kalp, içeridekini.
Gözler bir yüzü seçer, kalp bir niyeti…
Gözler söylenen kelimeleri izler, kalp suskunluğu duyar.
Hayatta en çok yanıldığımız yer de burası belki.
Her şeye gözlerimizle karar veriyoruz.
Kimin neye sahip olduğuna, nasıl giyindiğine, nasıl güldüğüne…
Ama iç dünyasını, taşıdığı yükü, sakladığı acıyı gözler göremez.
Çünkü bazı yaralar sessizdir, bazı yorgunluklar süslüdür.
Bir insan gülümseyebilir ama içten içe tükeniyor olabilir.
Neşeli görünen biri her gece sessizce ağlıyor olabilir.
İşte bu yüzden, insanı anlamanın yolu kalple görmektir.
Kalbinle baktığında;
bir çocuğun gözlerindeki özlemi fark edersin,
bir yaşlının sessizliğindeki yalnızlığı duyarsın,
bir dostunun “iyiyim” deyişindeki kırgınlığı hissedersin.
Çünkü kalp gözü, dışarıya değil, derine bakar.
Ve en kıymetli insanlar, gözle değil, yürekle tanınır.
Ne makamları, ne kıyafetleri, ne de sosyal etiketleri önemlidir.
Bir sözleri, bir dokunuşları, bir susuşları yeter anlatmaya.
Peki nasıl öğrenilir kalple görmek?
Dinleyerek.
Anlamaya çalışarak.
Önyargıyı kenara bırakıp, insanı olduğu gibi kabul ederek.
Ve en çok da;
kendini anlamaya çalışarak…
Çünkü insan, kendi kalbini tanıdıkça başkasını da görmeye başlar.
Kalple bakan, fark eder.
Yargılamaz, anlamaya çalışır.
Ve bu dünyada en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de bu değil mi?
Anlaşılmak.
Belki de bundan sonra gözlerimizi biraz dinlendirip,
kalbimizi açmalıyız.
Çünkü gerçek olan çoğu şey,
gözle değil,
yürekle görülür.