Bazen düşünüyorum da… Dünya, görünmez bir virüs kadar hızlı yayılan bir iyilik duygusu tarafından ele geçirilse ne olurdu? Birbirimize temas ettiğimizde korku değil, gülümseme geçseydi mesela. Karşılaştığımız her insan, ruhumuza minik bir mutluluk zerresi bıraksa… Sokaklar da hastane kuyrukları değil, kahkaha kuyrukları oluşsa…
Hayal değil aslında. Biz insanların “bulaştırma” gücü düşündüğümüzden daha büyük. Ama nedense yıllardır hep kötü olan daha hızlı yayılıyor diye inanmışız. Oysa bir tebessüm de en az bir virüs kadar bulaşıcıdır; bir iyilik, en az bir hastalık kadar güçlüdür; bir güzel söz, en az bir tedirginlik kadar hızlı yayılır.
Bir sabah uyandığınızı düşünün. Haberlerde şu başlığı görüyorsunuz:
“Dünyada Mutluluk Salgını! Gülümseme Oranı %60 Arttı.”
Bilim insanları şaşkın, sokaklar neşeli…
Kimse maske takmıyor çünkü birbirinin yüzünü görmek bu salgının temel şartı.
Kimse mesafe koymuyor çünkü yakınlık bu salgının yayılmasını hızlandırıyor.
Bakkala gidiyorsunuz; kasiyer size öyle samimi gülümsüyor ki siz de farkında olmadan gülümsüyorsunuz. O gülüş sizden çıkıp sıra bekleyenlere bulaşıyor. Eve dönüyor, bir komşuya yardım ediyorsunuz; o yardım, onun gününü güzelleştiriyor ve o da başka birine iyilik taşıyor. Zincir böyle böyle uzuyor…
Farkında bile olmadan, iyiliğin taşıyıcısı oluveriyorsunuz.
Belki de sorun dünyanın kötü olması değil, bizim iyiliği yeterince yüksek sesle yaymamamız.
Belki de dünyanın antivirüsü, en sıradan anda yapılan en küçük güzellikte saklı.
Bugün bir kişiye tebessüm etsen, dünyayı değiştirmeyebilirsin…
Ama o kişinin dünyasını değiştirme ihtimalin var.
Ve belki gerçek “salgın” tam da böyle başlar.