Bir çiçeği beğenirsen koparırsın, seversen sularsın… Ne kadar sade, ne kadar derin bir cümle. İlk okuduğumda durup düşündüm. “Beğenmek” ile “sevmek” arasındaki o ince, ama bir o kadar güçlü farkı bu kadar zarif anlatan başka bir söz var mı acaba?
Beğenmek anlıktır. Bir vitrin önünden geçerken gözümüze çarpan bir elbise gibidir. Parlak, cezbedici, ama yüzeyde kalır. O çiçeği gördüğünde belki renginden etkilenirsin, belki şekli sana başka bir anıyı çağrıştırır. Güzelliğiyle seni çeker ama sonrasında ne olur? Koparırsın. O an senin olur, evet… Ama o çiçek için yolun sonudur artık. Kökünden ayrılmış, yaşama şansı elinden alınmıştır.
Sevgi ise emek ister. Su vermek, toprağını değiştirmek, güneş görüp görmediğini kontrol etmek… Kısacası onun varlığına özen göstermek gerekir. Sevgi, sadece varlığıyla mutlu olmak değil; o varlığın devamı için bir şeyler yapmayı istemektir.
Bugün ilişkilerimize de bu gözle bakmak gerek. Bir insanı beğenmekle, onu gerçekten sevmek arasında uçurumlar var. Beğendiğimiz şeyleri hızla hayatımıza katmak istiyoruz; hemen sahip olmak, hemen tüketmek... Ama sevgi sabır ister, zaman ister. Bazen geri çekilmeyi, bazen sadece orada olmayı gerektirir. Sevgi, "Benim olsun" demek değil, "İyi olsun" demeyi bilmektir.
Belki de bu yüzden çoğumuz çiçekleri koparmayı seviyoruz; çünkü sulamak zaman alıyor. Çünkü sulamak, bağlılık gerektiriyor. Çünkü sulamak, her gün hatırlamayı, sorumluluk almayı ve en önemlisi fedakarlık yapmayı içeriyor.
Sevmek, sadece bir his değil, bir seçimdir. Her gün yeniden verilen bir karardır. Ve bazen sevgi, o çiçeği koparmayıp uzaktan izlemeyi, kendi köklerinde kalmasına izin vermeyi seçmektir.
Eğer bir gün bir çiçeğe rastlarsanız, renginden çok toprağına bakın. Ne kadar güzel olursa olsun, seviyorsanız koparmayın. Yanında durun, eğilin ve sadece bir damla su verin. Belki o zaman çiçek de size güvenir ve en güzel rengini yalnızca size açar.