Her sabah gözümüzü açtığımızda, farkında olmasak da bir mucizenin içine doğuyoruz. Nefes almak, yürümek, bir bardak çay içmek ya da sevdiklerimize “günaydın” diyebilmek… Bütün bunlar o kadar sıradanlaşıyor ki, yaşamanın ne kadar büyük bir ayrıcalık olduğunu ancak ölüm sessizce kapımızı çaldığında anlıyoruz.

Yaşam ile ölüm arasında görünmez bir çizgi var. Ne bir adım ötesini görebiliyoruz ne de geri dönecek bir yol var. Bu çizgi kimimiz için uzun, kimimiz için kısa; ama herkes için aynı netlikte: kaçınılmaz.

Ölüm, kulağa soğuk gelir çoğu zaman. Hakkında konuşmak bile uğursuz sayılır bazı kültürlerde. Oysa ölüm, yaşamın tam karşıtı değil, onun tamamlayıcısıdır. Bir gün öleceğimizi bilmek, aslında hayatı daha anlamlı kılar. Çünkü her şeyin bir sonu olduğunu bilmek, bize her anın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır.

Modern dünya, yaşamı uzatmak için teknolojiyi, tıbbı, kozmetiği sonuna kadar kullanıyor. Daha uzun yaşamak istiyoruz ama daha dolu dolu yaşamak konusunda o kadar da istekli değiliz. Hayat, sadece nefes almak değil; sevmek, öğrenmek, hissetmek ve ardımızda iz bırakmaktır.

Belki de esas mesele, ölümden korkmak değil, yaşamadan ölmekten korkmaktır.

Yaşam ile ölüm arasındaki bu kısa yürüyüşte, ne kadar sevdiğimiz, ne kadar affettiğimiz, ne kadar güldüğümüz ve ne kadar iz bırakabildiğimizdir bizi insan yapan. Ve bir gün, bu yolculuk sona erdiğinde, arkamızda kalan tek şey belki de şu sorudur: “İyi yaşadı mı?”

Ölümden değil, eksik yaşamaktan korkalım.