Günün kaç saat sürdüğünü unuttuk. Sabah uyanır uyanmaz telefona bakıyor, henüz kahvemizi bitirmeden günün yarısının bittiğini hissediyoruz.

Her şey hızla akıyor; işler, trafik, mesajlar, bildirimler, görevler... Fakat ilginçtir, tüm bu hızın ortasında hâlâ “vakit yetmiyor” diyoruz. Zaman hızlandı mı, yoksa biz mi yavaşladık?

Eskiden bir günde yapılan işler bugün dakikalara sığdırılıyor. Teknoloji, konfor ve kolaylık sağladı ama beraberinde görünmez bir baskı getirdi. Her şeyi daha çabuk yapmamız, daha çok iş bitirmemiz, daha fazla yetişmemiz bekleniyor. Bu yarışta geride kalmak, sanki başarısızlık sayılıyor.
Ancak kimse sormuyor: Nereye yetişiyoruz?

Dakikalarla yarışırken detayları kaçırıyoruz. Bir kahve molasında düşünmeye vakit bulamıyor, yürürken çevremize bakmıyoruz. Zamanın hızı arttıkça, insanın farkındalığı azalıyor.
Artık zamanı yönetmek değil, zamana yetişmeye çalışıyoruz. Ve ne yazık ki bu yarışı kimse kazanamıyor.

Belki de çözüm, hızlanmakta değil, yavaşlamayı öğrenmekte gizli. Zamanın peşinden koşmak yerine, onunla yan yana yürümeyi denemek gerek. Çünkü zaman, aslında bizim düşmanımız değil; sadece nasıl kullandığımızı hatırlatıyor.