Haksızlık bitmeden adalet asla sağlanamaz. Bu cümleyi ilk duyduğumda, içimde bir sızı hissettim. Çünkü hepimiz hayatın bir yerinde, küçük ya da büyük, bir haksızlığa uğramışızdır. Bazen hakkımızı arayamamışızdır, bazen de başkasına yapılan bir haksızlığa sessiz kalmışızdır. İşte o sessizlik, zamanla büyüyen bir yara gibi toplumun vicdanını kanatır.
Adalet, sadece mahkeme salonlarında aranan bir kavram değildir. Adalet, bir öğretmenin öğrencisine eşit davranmasında, bir annenin çocukları arasında ayrım yapmamasında, bir yöneticinin çalışanlarını adilce değerlendirmesinde saklıdır. Ama en çok da, haksızlıkla mücadele etme cesaretinde gizlidir.
Ne zaman ki haksızlıklar görmezden gelinir, adalet sadece kağıt üzerinde kalır. Adaletin sağlanabilmesi için önce yanlışların kabul edilmesi, sonra da bu yanlışların ortadan kaldırılması gerekir. Çünkü göz göre göre yapılan bir haksızlık, sustuğumuz her an biraz daha güçlenir. Oysa adalet, ancak ve ancak cesur insanların omuzlarında yükselir.
Bir çocuğun elinden alınan hayaller, bir işçinin gasp edilen emeği, bir insanın yok sayılan kimliği… Bunlar birer örnek değil; yaşadığımız dünyanın kanayan yaralarıdır. Ve biz, bu yaraları görmekten kaçarsak, gerçek bir adaletin hayalini bile kuramayız.
Adaletin tesisi, büyük ve süslü sözlerle değil; küçük ama anlamlı adımlarla başlar. Haksızlığa uğrayanın sesi olmak, sadece kendi hakkını değil, başkasının da hakkını savunmak… İşte o zaman bir toplumda adaletten söz edilebilir. Çünkü adalet, bir kişiye değil, herkese eşit dokunduğunda anlam kazanır.
Unutmayalım: Haksızlık bitmeden, adalet asla sağlanamaz. Ve bu sözü hatırlamak, her yeni güne vicdanla başlamak demektir.