Beton binaların gölgesinde büyüyen nesillerin çoğu, toprağa dokunmanın, bir ağacın gölgesinde soluklanmanın, yağmurun kokusunu içine çekmenin ne demek olduğunu bilmiyor.

Modern hayat bize konforu sundu, ama karşılığında doğanın kucağından uzaklaştırdı. Belki de en büyük yalnızlığımız buradan başladı.

Çünkü insan, doğadan ayrı düşünülemez. Toprakla temas etmeyen elin emeği eksik, kuş sesini duymayan kulağın işitmesi yarım, gökyüzüne bakmayan gözün görmesi sığdır. Biz doğadan uzaklaştıkça, aslında kendimizden de uzaklaşıyoruz.

Bugün çocukların çoğu, çileğin ağaçta yetiştiğini sanıyor, tohumun sabırla filizlenmesini hiç izlememiş oluyor. Oysa bir fidanın büyümesine tanık olmak, insana sabrı, emeği ve umudu öğretir. Doğanın her hali, bize hayatın küçük sırlarını fısıldar.

Ne yazık ki, beton arasında sıkışıp kalmış şehirlerde, yeşile hasret kalıyoruz. Doğaya küs olduğumuz için, ruhumuz da yabancılaşıyor. Kendimizi yorgun, huzursuz ve eksik hissetmemizin nedeni belki de bu kopuştur.

Belki de yeniden kendimizi bulmanın yolu, yeniden doğaya dönmekten geçiyor. Bir dalı sevmek, bir ağacı gölge bilmek, toprağa çıplak ayakla basmak… Bize lüks gibi görünen ama aslında özümüz olan şeyleri yeniden hatırlamak gerekiyor.

Unutmayalım: Doğa, insansız da yaşar. Ama insan, doğasız yaşayamaz.