Çocuk dünyaya geldiğinde sadece kucağımıza değil, kalbimize de düşer. İlk bakış, ilk gülümseme, ilk “anne” ya da “baba” sesi… Hepsi yüreğimizin duvarlarına iz gibi kazınır. Ama o andan itibaren bir yol ayrımına geliriz: çocuğumuza sahip mi olacağız, yoksa ona rehber mi olacağız?
Bir çocuğun en çok ihtiyacı olan şey; kalabalık oyuncaklar, pahalı kıyafetler ya da övünülecek başarılar değildir. En çok ihtiyacı olan şey: duyulmak, anlaşılmak ve olduğu gibi kabul edilmektir. İşte rehberlik burada başlar.
Rehber olmak, emir vermek değildir. “Ben bilirim” demek hiç değildir. Rehber olmak; elini uzatıp “seninle yürüyorum” diyebilmektir. Hata yaptığında, “sana küstüm” değil, “buradayım” diyebilmektir. Onunla birlikte öğrenmeye, onunla birlikte büyümeye niyet etmektir.
Bir çocuğu susturmak kolaydır. Ama onu dinlemek sabır ister. Onu korkutarak uyutmak kolaydır. Ama güven vererek uykuya uğurlamak yürek ister. Başarılarını överek sevinmek kolaydır. Ama başarısızlıklarında yanında durmak gerçek sevgidir.
Çoğu zaman fark etmeden “bizim istediğimiz çocuk” için uğraşırız. Sessiz, çalışkan, uslu, kurallara uyan… Peki ya “kendi olmak isteyen çocuk” ne olacak? Belki içine kapanık olacak, belki asi, belki çok konuşan, belki hayalperest... Ama hepsi “kendi gibi” olmaya çalışan birer ruh.
Rehber olmak, onun yürümek istediği yolu el feneriyle aydınlatmaktır. Önüne taş koymak değil, o taşa nasıl basabileceğini göstermektir. Hayatın karmaşasında onun yön bulmasına yardımcı olmaktır. Onun adına değil, onun yanında kararlar verebilmektir.
Çocuklarımız birer “eser” değildir, bir yarışın “birincisi” ya da “başarı vitrini” hiç değildir. Onlar birer canlı hikâye, birer yaşayan umut ve birer emanettir. Bu emanetin hakkını vermek, sadece “anne-baba” unvanıyla değil, “rehber kalp”le mümkündür.
Belki büyüdüklerinde bizi unutmaları mümkün. Ama onlara nasıl hissettirdiğimizi asla unutmayacaklar. Çünkü kelimeler unutulur, ama duygular hep iz bırakır.
Ve unutmayalım...
Bir çocuk sadece büyümez.
Bir çocuk büyürken bizi de büyütür.