Bazı kokular vardır, tarifi yoktur. Ne bir parfümde bulunur ne de bir çiçekte.
Öylece içinize işler, burnunuzun direğini sızlatır. Bir an gözünüz dolar, kalbiniz titrer. İşte anne kokusu da öyle bir şeydir. Güvende hissettiren, sarmalayan, yaraları sarmadan önce iyileştiren bir koku...
Düşün bir çocuk düşer, dizini yaralar. O anda koşar, ağlaya ağlaya annesinin kucağına sığınır. Ne doktor, ne ilaç, ne başka bir şey… Sadece bir sarılış yeter. Sadece o tanıdık kokuyu içine çekmek… Çünkü çocuk bilir: orada hiçbir şey olmaz. Orası dünyanın en korunaklı yeridir.
Anne kokusu aslında sadece bedensel bir koku değil. O; sabah kahvaltısındaki yumurtanın kokusunda, sıcacık yıkayıp astığı çarşafların arasında, telaşla arkamızdan bağladığı atkının liflerinde gizli... Her yerde ama en çok da eksikliğinde hissedilen bir şey.
Yaş aldıkça uzaklaşırız o kokudan. Kimi zaman başka şehirlere, kimi zaman başka hayatlara savruluruz. Ama ne zaman canımız sıkılsa, ne zaman kalbimiz daralsa, hep o güvenli limana dönmek isteriz: Anneye.
Sanki onun sesi, bakışı, kokusu bir duaya dönüşür içimizde. “Her şey güzel olacak” dediğinde inanırız. Çünkü o inanıyorsa, biz de inanırız.
Ve ne acıdır ki… Bazı çocuklar bu kokuyla hiç tanışamaz. Hayat, herkese eşit davranmaz. Kimi çocuk annesini hiç bilmez, kimisi erken kaybeder. Ama inanın, anne yoksa bile anne gibi seven biri bazen o güveni yaşatabilir. Bir teyze, bir babaanne, bir öğretmen…
Çünkü mesele sadece doğurmak değil, mesele kucak olmak, sığınak olmak...
Şimdi kapat gözlerini. Bir anlığına çocukluğuna dön. Başını annenin dizine koyduğun bir günü hatırla. O an dünya durmuş gibidir, değil mi? İşte o anın adı: huzur.
Ve evet...
Anne kokusu gibi güven veren ne var bu dünyada?
Belki de hiçbir şey.