Bugün 8 Mart. Dünya Kadınlar Günü. Takvimde bir gün… Ama aslında milyonlarca kadının hayatında bir gün değil, bir hayat meselesi.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan bir kadını düşünün. Belki bir anne, belki bir öğrenci, belki bir işçi, belki bir yönetici. Ama çoğu zaman hepsi birden. Gün daha başlamadan omzuna yüklenen görünmez sorumluluklar var. Çoğu zaman teşekkür edilmeyen, çoğu zaman fark bile edilmeyen emekler…

Kadınlar hayatın her yerinde. Evde, sokakta, fabrikada, okulda, tarlada, hastanede… Bir toplumun kalbi gibi çalışıyorlar ama çoğu zaman o kalbin attığını kimse duymuyor.

Daha küçük yaşta öğretilen kalıplar var:
“Sesini fazla yükseltme.”
“Çok gülme.”
“Gece geç saatte dışarı çıkma.”
“Şöyle giyinme.”

Bir kadına verilen öğütlerin çoğu aslında onu korumaktan çok, onu sınırlamayı öğrenmiş bir dünyanın yansıması gibi.

Oysa kadınlar tarih boyunca yalnızca evleri değil, toplumları da ayakta tutan insanlar oldu. Savaşlarda cephe gerisini taşıyan, krizlerde aileyi bir arada tutan, çocuklara umut öğreten, dünyayı yeniden kuran insanlar…

Ama bütün bunlara rağmen hâlâ eşit ücret için mücadele eden kadınlar var. Hâlâ “yapamazsın” cümlesiyle karşılaşan kadınlar var. Hâlâ sadece kadın olduğu için şiddete uğrayan, susturulan, görmezden gelinen kadınlar var.

İnsanın aklına şu soru geliyor:
Bir toplum, nüfusunun yarısını gerçekten özgür bırakmadan ne kadar ileri gidebilir?

Kadınların güçlü olması aslında erkeklere karşı bir mücadele değil. Bu, daha adil, daha merhametli ve daha dengeli bir dünya kurma mücadelesi.

Belki de bugün yapılması gereken en basit ama en zor şey şu:
Kadınların hayatını bir günlüğüne değil, gerçekten anlamaya çalışmak.

Çünkü mesele çiçek vermek değil.
Mesele gerçekten görmek.

Bir kadının emeğini, korkusunu, cesaretini, hayallerini görmek…

8 Mart kutlu olsun demek güzel. Ama asıl güzel olan, kadınların yalnızca bugün değil, her gün eşit, güvende ve değerli hissettiği bir dünya kurabilmek.

Belki o zaman 8 Mart sadece bir anma günü değil, gerçekten kutlanacak bir gün olur.