Bugün hastanedeydim. Yalnızca yarım saatlik bir işim vardı. “Kimsenin hakkını yemeyeyim” diye diye bekledim. Bekledikçe zaman uzadı, yarım saat yarım güne dönüştü. Araya girenler oldu, muayeneye girip çıkanlar oldu, bir türlü sıra bana gelmedi. Sonunda tam içeri girdim derken doktoru acil ameliyathaneye çağırdılar. İçimde bir yorgunluk, bir boşluk… Sanki her şey özellikle beni sınamak için üst üste geliyordu.
O an anladım ki mesele yalnızca beklemek değildi. Mesele, beklerken insan yerine konulmamakmış.
Devlet dairesinde mesai 08.00’de başlar. En azından kâğıt üzerinde. Gerçekte ise dışarıda onlarca insan, umutla ve sabırla beklerken; içeridekiler 09.15’e kadar kahvaltı keyfindeydi. Bugün ilk kez sesimi çıkarmadım. Sadece izledim. O kadar sessiz kaldım ki kendi kendime sordum: “Ben öldüm de uzaktan mı izliyorum bu sahneyi?” Herkes kendi dünyasındaydı. Güvenlik görevlisinin telefonu kulağından hiç inmedi. Oradaydı ama orada değildi.
İnsan düşünmeden edemiyor: Hak ve hukuk konuşulunca bu millet neden bu kadar kolay eleştiriliyor? Peki ya kendi yaptıklarımız? Neden kimse aynaya bakmıyor? Bu rahatlık denetimsizlikten mi, yoksa insan hayatının artık hiçbir kıymeti kalmamasından mı kaynaklanıyor?
Bir de bir gece öncesi var… Çocuğum için hastanedeydim. Saat 19.30’da giriş yaptık. Ateşi düşsün diye verilen ilacın etkisi iki kez geçti, ateş yeniden yükseldi. Biz hâlâ bekliyorduk. Dört doktor vardı. Ama dört saat boyunca sadece ikisi çalıştı. Diğerleri oradaydı; sandalyede, odada, koridorda… Varlardı ama yoktular.
Soruyorum kendime: Bu kadar boş yere bekleyen insanın, bu kadar atıl duran personelin bedelini kim ödüyor? Biz ödemiyor muyuz? Neden denetim yok? Neden kimse elini vicdanına koyup “Ben bugün işimi gerçekten yaptım mı?” diye sormuyor?
Hastane koridorlarında yalnızca hastalık yok. Orada yorgunluk var, çaresizlik var, sabır var. Ama en çok da kırılmışlık var. İnsan, saatlerce bekleyince değil; görmezden gelinince tükeniyor.
İki gündür hastanedeyim. Gördüğüm tablo hiç iç açıcı değil. En acısı da şu: Bu manzaraya alışmış olmak. Bekleyenlerin sessizliğine, çalışanların umursamazlığı eklenince; insanın içinden bir şeyler eksiliyor. Ve o eksilen şey, ne yazık ki çoğu zaman vicdan oluyor.
Bu yazımı, görevini yerine getirirken duyarsız ve umursamaz davranan herkese yazıyorum.
Görevini layıkıyla, vicdanlı ve sorumluluk bilinciyle yapanlar lütfen üzerine alınmasın; onları tenzih ediyorum.
Sözüm, vicdanını bir kenara bırakıp yaptığı işin insana dokunan tarafını görmezden gelenleredir.