06 Şubat 2023… Saat 04.17. Kahramanmaraş merkezli deprem, yalnızca binaları değil; hayatları, umutları ve yarınları yerle bir etti. O gece, milyonlarca insan için zaman durdu. Yarım kalan vedalar kaldı geride. Söylenemeyen sözler, yaşanamayan anılar… Kurulan ama hiç gerçekleşemeyen hayaller, verilemeyen sözler, kavuşamayan sevdalar… Hepsi bir gecede enkaz altında kaldı.
Ölümün ne yeri vardır ne de zamanı. Felaket, geleceğini haber vermez. İşte tam da bu yüzden, hayatı ertelememeyi öğrenmeliyiz. Sevmeyi, affetmeyi, sarılmayı… Kırgınlıkları, öfkeyi, kini değil; güzellikleri büyütmeliyiz. Çünkü içimizde taşınan “keşkeler”, bu fani dünyadaki en ağır yüktür.
Her büyük felaketin ardından aynı kelime dökülür dudaklarımızdan: “Kader…”
Deprem olur kader denir, yangın çıkar kader denir, maden çöker kader denir, sel alır götürür kader denir. Ölümler arttıkça kaderin payı büyür; sorumluluk ise sessizce ortadan kaybolur. Oysa insanın içini kemiren asıl soru şudur:
Bizi gerçekten öldüren kader mi, yoksa göz göre göre gelen ihmaller mi?
Kader, inananlar için hayatın bir parçasıdır; doğum da ölüm de onun içindedir. Ama kaderi, insan eliyle önlenebilecek hataların üzerine örtülen kalın bir perdeye dönüştürdüğümüzde, artık inançtan değil, kaçıştan söz ederiz. Çünkü ihmal kader değildir. Denetimsizlik kader değildir. “Bir şey olmaz” anlayışı kader değildir.
Bir bina düşünün…
Yönetmeliğe uygun yapılmamış, malzemeden çalınmış, denetlenmemiş. O bina yıkıldığında, içinde hayatını kaybedenler kaderine mi yenilmiştir, yoksa birilerinin açgözlülüğüne mi? Yangın merdiveni olmayan bir otelde çıkan yangında ölen insanlar kaderin mi kurbanıdır, yoksa “masraf olmasın” zihniyetinin mi?
Biz çoğu zaman kaderi, vicdanımızı rahatlatmak için kullanıyoruz. Çünkü “ihmal” dediğimiz anda sorumlular ortaya çıkar. “İhmal” dediğimiz anda hesap sormak gerekir. Ve belki de en zor soru o zaman gelir:
Ben de susarak buna ortak oldum mu?
Bu soruyla yüzleşmek ağır gelir insana.
Oysa gelişmiş toplumlara baktığımızda, felaketlerin tamamen yok olmadığını ama ölümlerin ciddi biçimde azaldığını görürüz. Aynı deprem olur, bina yıkılmaz. Aynı yağmur yağar, şehir boğulmaz. Çünkü oralarda kader, bilimin ve aklın önüne geçirilmez. Önlem almak, insan hayatına verilen değerin en somut göstergesidir.
Bizde ise önlem genellikle cenazeden sonra hatırlanır. Sirenler sustuktan, enkaz kaldırıldıktan, kameralar başka gündemlere döndükten sonra… Bir süre yas tutulur, birkaç soruşturma açılır, birkaç gün konuşulur ve sonra her şey unutulur. Ta ki bir sonraki “kader” kapıyı çalana kadar.
Asıl acı olan şudur: İhmaller tekrar eder, çünkü bedeli ödenmez. Bedel ödenmeyen her ihmal, yeni ölümler için sessiz bir davetiyedir. Ve biz her defasında aynı cümleye sığınırız: “Takdir-i ilahi…”
Oysa takdir, insanın elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra başına gelendir. Yapılmayan denetimlerin, alınmayan önlemlerin, görmezden gelinen uyarıların adı takdir olamaz.
Belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
Biz gerçekten kadere mi inanıyoruz, yoksa ihmali kutsallaştırıyor muyuz?
Çünkü kaderle mücadele edemeyiz.
Ama ihmalle edebiliriz.
Ve insanı yaşatacak olan da tam olarak budur.