“Dert tohumu eke eke, gam yüküme tüccar olduk.” Bazı cümleler vardır; insanın zihnine değil, doğrudan kalbine düşer. Orada yankılanır, büyür, hatta zamanla insanın kendini anlatma biçimine dönüşür. Bu söz de öyle… Sadece bir serzeniş değil, aynı zamanda insanın kendine dair yaptığı en dürüst itiraflardan biridir.
Çünkü kabul edelim: Hayatın bir noktasında çoğumuz, farkına bile varmadan dert ekeriz.
Bir kırgınlığı büyütürüz mesela. Çoktan geride kalmış bir sözü, bir bakışı, bir hatayı yeniden yeniden düşünerek çoğaltırız. Ya da henüz yaşanmamış ihtimallerin gölgesinde, geleceği kaygıyla öreriz. “Ya yine olursa?”, “Ya başaramazsam?”, “Ya kaybedersem?” diye diye, aslında hiç var olmamış ihtimalleri zihnimizde gerçeğe dönüştürürüz.
İşte o an, ilk tohum toprağa düşer.
Zihin garip bir yerdir; ne ekersen onu büyütür. Siz fark etmeden, o küçük düşünce kök salar, dallanır, çoğalır. Bir süre sonra artık tek bir dert değil, iç içe geçmiş bir yük taşımaya başlarsınız. Üstelik çoğu zaman bunun nasıl başladığını bile hatırlamazsınız.
Ve bir gün… İnsan durup kendine bakar.
Fark eder ki artık çözüm arayan biri değildir; dert üreten biridir. İşte o an, insanın kendi kendine kurduğu en ağır cümle belirir:
“Ben, gam yükünün tüccarı olmuşum.”
Tüccar…
Bu kelimenin ağırlığı tesadüf değil. Çünkü tüccar, elindekini çoğaltır. Biz de çoğu zaman tam olarak bunu yaparız: Dertlerimizi çoğaltırız. Bir sıkıntıyı çözmek yerine onu zihnimizde evirir, çevirir, büyütürüz. Acıyı azaltmak yerine, onu işleyip derinleştiririz.
Daha da çarpıcı olan şu: Bazen dertsiz kalmayı beceremeyiz.
Zihin boşluk sevmez; sessizlikte huzur bulmak yerine, yeni bir kaygı üretir. Sanki içimizde görünmez bir mekanizma sürekli çalışır ve bize hep aynı şeyi fısıldar: “Bir şeyler eksik… Belki de yeni bir dert.”
Oysa kimse bu dünyaya “gam tüccarı” olarak gelmez.
Bu, zamanla öğrenilmiş bir alışkanlıktır. Belki büyüdüğümüz ortamdan, belki yaşadığımız hayal kırıklıklarından, belki de baş etmeyi öğrenemediğimiz duygulardan miras kalır. Ama unutulan bir gerçek var: Öğrenilmiş her şey değiştirilebilir.
Belki de mesele, ilk kez durup elimizdeki tohumlara bakabilmektir.
Gerçekten bunları biz mi seçtik?
Yoksa korkularımız, alışkanlıklarımız ve başkalarının sesleri mi zihnimize ekti bunları?
Çünkü her tohum büyür.
Ama sadece dert tohumu değil… Umut da büyür, anlam da, iyilik de.
İnsan isterse aynı toprağı bambaşka bir bahçeye çevirebilir. Bu kolay değildir, evet. Sabır ister. Farkındalık ister. Ama en çok da insanın kendine karşı dürüst ve şefkatli olmasını ister. Zihni sürekli kaygıyla değil; anlamla, üretimle ve içtenlikle beslemek mümkündür.
Aksi halde, fark etmeden bir ömür boyunca aynı döngüyü tekrar ederiz:
Dert eker, dert büyütür ve sonunda kendi yükümüzün tüccarı oluruz.
Belki de bu yüzden asıl soru şudur:
Biz gerçekten dert mi biriktiriyoruz…
Yoksa dertsiz kalmayı mı hiç öğrenemedik?