Dünya da pek çok kadın, bir ilişkiyi ayakta tutmaya çalışırken aslında en çok kendi sesini tüketiyor. Konuşa konuşa yorulan, anlata anlata susan bir ses bu. Dışarıdan bakıldığında “iletişim var” gibi görünen ama özünde derin bir anlaşılmama hali taşıyan ilişkilerin içinde büyüyen bir yorgunluk…
Sevgi, çoğu zaman yanlış bir yerden tarif ediliyor. Fedakârlıkla, sabırla, hatta susmakla eş tutuluyor. Oysa sevgi; birini susturmak değil, onun sesini duymaya gönüllü olmaktır. Ne var ki birçok kadın, sevdiği insana kendini anlatabilmek için adeta görünmez bir mücadele veriyor. Aynı duygular, farklı cümlelerle tekrar tekrar dile getiriliyor. Çünkü bir kez söylemek yetmiyor. Çünkü duyulmak, çoğu zaman dinlenmek anlamına gelmiyor.
Bir kadının “kırıldım” demesi, çoğu zaman “abartıyorsun” diye karşılık buluyor. İçini açmak istediğinde “şimdi sırası mı?” deniyor. Ve en acısı şu: Anlaşılma ihtiyacı, zamanla bir “yük” gibi görülüyor. Oysa insan, en çok sevdiği yerde anlaşılmak ister. En savunmasız olduğu yerde görülmek, duyulmak ister.
İşte kırılmanın en derin hali burada başlıyor. Kırılmakta değil; kırıldığını anlatamamakta. Çünkü anlatmaya çalıştıkça küçümsenen, ertelenen ya da görmezden gelinen duygular, bir süre sonra insanın içinde birikir. Ve o birikim, yerini sessizliğe bırakır.
Bu sessizlik bir kabulleniş değildir. Bu, tükenmişliğin dilidir.
Sevgi, bir sınav değildir. Kimsenin kendini ispatlamak zorunda kaldığı bir alan hiç olmamalıdır. Eğer bir insan, sevdiği kişiye kendini anlatırken sürekli yoruluyorsa, orada sorgulanması gereken şey “fazla anlatmak” değil, karşı tarafın gerçekten dinleyip dinlemediğidir.
Çünkü gerçek sevgi; çözmeye çalışır.
Anlamaya yaklaşır. Görmezden gelmez.
Duymamayı seçmez.
Ama bazı ilişkilerde, bir taraf anlatmaktan vazgeçmezken diğer taraf anlamaya hiç başlamaz. İşte o dengesizlik, sevginin en sessiz şekilde eksildiği yerdir.
Bugün Dünya’nın dört bir yanında birçok kadın, tam da bu nedenle susuyor. Çünkü konuşmanın bir şey değiştirmediğine inanıyor artık. Çünkü her cümlenin duvara çarpıp geri döndüğünü hissediyor. Ve bir noktadan sonra insan, anlaşılmadığı yerde kendini anlatmaktan vazgeçiyor.
Oysa sevgi bu kadar zor olmamalı.
Bir bakışın yettiği, bir sessizliğin bile anlaşılabildiği bir yer olmalı. Sürekli açıklama gerektirmeyen, kendiliğinden akan bir bağ…
Eğer bir kalp, sevdiği insana ulaşmak için bu kadar çabalıyorsa ve hâlâ yalnız hissediyorsa, orada sevgi tamamen bitmiş olmayabilir. Ama anlayışın eksik olduğu kesindir.
Ve anlayışın olmadığı yerde, sevgi en çok konuşulan değil—
en çok susulan şeye dönüşür.
Bu yazı, bir kişinin değil;
anlaşılmayı beklerken iç sesi kısılan,
severken yorulan,
ve sonunda sessizleşen
tüm kadınların ortak hikâyesidir.