Sözleriyle dağları delen nice insan gördüm, ama kalbinde bir damla tevazu yoktu. Göz kamaştıran kıyafetleriyle, burnu havada yürüyenlerin çoğu, aslında içten içe çökmüş bir benliğin taşıyıcısıydı. Zira kibir, çoğu zaman içsel fakirliğin, eksikliklerin, ezilmişliklerin ve doyurulamamış egoların dışa vurumudur.
Gerçek zenginlik nedir, hiç düşündünüz mü? Para mı, mevki mi, şöhret mi? Hayır. Gerçek zenginlik; kendini bilmek, haddini bilmek, başkalarına yukarıdan bakmadan yaşayabilmektir. Kendini dev aynasında görenlerin, iç dünyalarında küçüldükçe küçüldüğünü görmek zor değil. Çünkü iç huzura sahip bir insan, başkasına üstünlük taslamaya ihtiyaç duymaz. Kendisiyle barışık olan biri, başkasının eksiklerini yüze vurmaz, onları küçümsemez. Kibir onun lügatında yer almaz.
Bir insan neden kibirli olur? Çünkü değersizlik hissini bastırmak ister. Çünkü kendine güveni yoktur. Çünkü dışarıdan güçlü görünerek içindeki boşluğu gizlemeye çalışır. Kibir, bu yüzden bir savunma mekanizmasıdır. İçte eksik olan her şey, dışta abartılarak sergilenir. Marka tutkusu, gösteriş merakı, başkalarının üzerinde egemen olma isteği hep bu fakirliğin tezahürüdür.
Oysa tevazu, sessiz bir asalettir. Ne kendini över, ne başkasını ezer. Gücünü, değerinden değil; insanlığından alır. Ve en güçlü insanlar, çoğu zaman en alçakgönüllülerdir. Zira dolu başak eğilir.
Bugün bir düşünelim: Hayatlarımızda ne kadar kibir var? İnsanlara nasıl davranıyoruz? Statümüzle, bilgilerimizle, başarılarımızla övünürken farkında olmadan kimleri ezip geçiyoruz? Belki de kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Gerçekten mutlu ve huzurlu muyuz? Yoksa tüm o gösteriş, sadece içimizdeki boşluğu bastırmak için mi?
Unutmayalım: Dıştaki kibir, içteki fakirliğin eseridir. Ve insanın gerçek değeri; ne cebinde taşıdığıyla, ne de sırtına geçirdiğiyle ölçülür. Onu değerli kılan; kalbinin derinliği, aklının dinginliği ve ruhunun zarafetidir.