İçinde doğmadığımız ama aslında hep ait olduğumuz yer orasıdır. Beton binalar inşa ettik, asfalt yollarla toprağı örttük, gökyüzüne yükselen kulelerle yıldızları unuttuk. Her şey elimizin altında artık ama kalbimizde bir boşluk var. Çünkü toprağa değmeyen bir ayağın, rüzgârı duymayan bir yüzün, dalga sesiyle uyanmayan bir sabahın, insana ait olan kısmı eksiktir.
Doğaya sırtımızı döndükçe kendimize de yabancılaştık. Oysa hatırlasak... Çocukken yalınayak koşturduğumuz kırları, bir çiçeği dalından koparmaya kıyamadığımız günleri, yağmurun altında ıslanmanın hastalık değil, özgürlük olduğunu düşündüğümüz o anları...
Ne zaman ki bir ağacın gölgesinde soluklanır, kuş sesleriyle sessizliği dinler, gökyüzüne bakıp derin bir nefes alırız... İşte o zaman hatırlarız gerçek olanı. Hayat sadece yetişilecek işler, kazanılacak paralar, gönderilecek mailler değildir. Hayat, bir yaprağın usulca yere düşüşünü izlemekte saklıdır bazen.
Doğa bize hiçbir zaman küsmüyor, sadece susuyor. Ama onun sessizliğinde bile bir davet var: "Gel, yeniden hatırla kim olduğunu." Ağaçların, dağların, denizlerin dili olsaydı belki bize şöyle derdi:
“Ben hep buradaydım. Sen kayboldun.”
İnsanın iyileşmeye, durmaya, sadeleşmeye ihtiyacı var. Bunun için çok uzaklara gitmeye gerek yok. En yakındaki parkta bir ağaca yaslanmakla başlayabilir her şey. Toprağa çıplak ayakla basmakla, elini suya daldırmakla, gökyüzüne bakıp sessizce teşekkür etmekle…
Çünkü doğa, bir manzara değil; bir kucak. Yorulduğumuzda sığınacağımız en gerçek yer orası.
Unutma: Doğa senden bir şey istemiyor. Sadece yeniden hatırlamanı bekliyor…