Bazen sokağa çıktığımızda, insanların birbirine davranışlarına bakınca içimiz burkuluyor. Küçük bir teşekkürün, basit bir özrün ya da içten bir selamın bile eksildiğini fark ediyoruz.

Oysa bu küçük gibi görünen davranışlar, aslında koca bir medeniyetin temeli değil mi?

Ahlak, gürültüyle yıkılan bir bina gibi değil; sessizce çöken bir duvar gibidir. İnsan fark etmeden, yavaş yavaş dökülür taşları. Önce saygı azalır, sonra merhamet yitip gider. Ardından güven kaybolur. İşte o zaman toplumun temeli sarsılmaya başlar.

Bugün belki de en büyük tehlike, yanlışın artık yanlış gibi görünmemesi. Haksızlık normalleşiyor, adaletin sesi kısılıyor. İnsanlar kendi çıkarını “hak” gibi gösteriyor. Böyle olunca da vicdan, köşeye sıkışıp susuyor.

Oysa ahlak; kitaplarda yazılı kurallardan ibaret değildir. Bir çocuğun gözlerindeki masumiyeti korumaktır, yaşlı bir insanın elinden tutmaktır, yolda yürürken yere düşen birini görmezden gelmemektir. Hayata insan kalmak için tutunmaktır aslında.

Biz unutsak da çocuklarımız unutmaz. Onlar, bizim halimizi seyrederek büyüyor. Ahlaklı bir toplum istiyorsak, onlara bırakacağımız en değerli miras para ya da mal değil, doğruyu yanlıştan ayıran bir vicdan olmalı.

Belki bugün büyük değişimler yapamayız, ama küçük adımlarla başlayabiliriz. Bir tebessüm, bir özür, bir teşekkür… Bunlar küçücük görünen ama insanlığı diri tutan sihirli kelimeler.

Unutmayalım, bir toplumun yıkılışı gürültüyle olmaz. Sessiz çöküşler, en tehlikeli olanlardır. İşte bu yüzden her birimizin kalbine düşen sorumluluk, o sessizliği bozmaktır. Çünkü ahlak yaşarsa, toplum yaşar.