Bir zamanlar insan, toprağın sesini duyardı. Bir yaprağın düşüşünü, bir yağmur damlasının kokusunu hissederdi.

Şimdi ise beton duvarlar arasında nefes almaya çalışan bir canlıya dönüştük. Ekranlarımız gökyüzümüz, telefonlarımız ağaçlarımız oldu. Doğayı unuttuk… ve aslında kendimizi de.

Oysa insanın özü doğadır. Topraktan geldik, toprağa döneceğiz. Fakat yaşarken, o toprağı kirletiyoruz. Elimizdeki bir plastik bardakla nehirleri, bir dikkatsizliğimizle ormanları, bir bencilliğimizle dünyayı yavaş yavaş öldürüyoruz. “Bir kişiden ne olur ki?” diyerek yaptığımız her şey, milyonlarca aynı düşünceyle birleşiyor ve koca bir sessiz çığlığa dönüşüyor.

Artık çocuklar kuş cıvıltısını telefondan dinliyor.
Bir ağacı yalnızca okul kitaplarında görüyor.
Yağmurun altında ıslanmak, ayakkabılara zarar verir diye yasaklanıyor.
Doğayı korumayı “ders” olarak öğretiyoruz ama yaşatarak göstermiyoruz.

Belki de sorun, doğayı korumayı unutmamız değil; doğayı “bizden ayrı” bir şey sanmamız.
Oysa biz doğanın bir parçasıyız. Toprak bizim annemiz, su bizim kanımız, rüzgâr nefesimizdir.
Bir ağacı kesmek, sadece bir gövdeyi değil, bir hayatı yok etmektir.

Doğayı unutan insan, aslında kendine yabancılaşmış insandır.
Belki de yeniden hatırlamak gerek…
Bir ağacın gölgesinde sessizce oturmayı, denizin kokusunu içine çekmeyi, bir çiçeğe dokunurken onun da bizi hissettiğini bilmeyi.

Çünkü doğayı korumak sadece çevrecilik değildir — varoluşumuza sahip çıkmaktır.
Doğayı hatırlamak, kendimizi hatırlamaktır.
Ve belki de insanlığın kurtuluşu, yeniden toprağa basan yalın ayaklarda saklıdır.