Bir zamanlar saygı, insanların ilişkilerinin temel taşıydı. Büyüklerimize hürmet etmek, küçüklere sevgi göstermek, farklı fikirlere tahammül etmek yaşamın doğal bir parçasıydı.
Şimdi ise bu kelime, sanki sadece sözlük sayfalarında kalmış bir hatıra gibi... Kullandığımız ama anlamını çoktan unuttuğumuz bir kelime.
Artık kimse kimseye tahammül edemiyor. Trafikte küçük bir hataya bile öfkeyle tepki veriliyor, sosyal medyada farklı bir görüşe yer yok, toplumda “ben” kavramı “biz”in önüne geçmiş durumda. İnsanlar dinlemeyi değil, konuşmayı; anlamayı değil, yargılamayı tercih ediyor.
Peki ne oldu bize?
Saygı, sadece büyüklerin önünde eğilmek değildir. Saygı, bir insanın varlığına, düşüncesine, emeğine, sınırlarına değer vermektir. Bir çocuğun sözüne kulak vermek, bir yaşlının hatırasını dinlemek, bir çalışanın emeğini takdir etmektir. Saygı, susmak gerektiğinde susabilmek, konuşurken incitmemeyi bilmektir.
Ama biz, “haklı olmayı” saygının önüne koyduk. “Ben bilirim” diyerek karşısındakini küçümsemeyi normalleştirdik. Sosyal medyada kalemlerimizi kılıca dönüştürdük, yüreklerimizi sertleştirdik.
Ve bir bakmışız, “saygı” kelimesi hayatımızdan yavaş yavaş silinmiş.
Oysa saygı, insanlığın sessiz ama en güçlü dilidir.
Bir bakışta, bir selamda, bir teşekkürde saklıdır.
Küçük bir gülümsemede bile dünyaları değiştirebilir.
Belki de yeniden başlamalıyız.
Küçük bir “teşekkür”le, “lütfen”le, “nasılsın”la…
Çünkü saygı, büyük laflarda değil, küçük davranışlarda gizlidir.
Ve unutmamalıyız: Saygı kaybolursa, insanlık da ardından gider.