Hayat bazen sessizce üzerimize çöker. Hiçbir şey söylemeden, hiçbir işaret vermeden... Bir bakmışız, içimizdeki neşeyi alıp götürmüş. Gözlerimizde parlayan ışık sönmeye yüz tutmuş. Kime anlatsak eksik kalır, kim dinlese tam anlayamaz. Ve biz… yalnız hissederiz. Hem de kalabalıklar içinde bile.

Ama işin tuhaf yanı şu ki, en karanlık anlar bile sonsuz değildir. Bunu hep unuturuz. Sanki o an hiç geçmeyecekmiş gibi gelir. Oysa karanlığın da bir ömrü vardır. Ve bazen sadece minicik bir kıvılcım gerekir. Bir kelime, bir tebessüm, bir dost eli… Ya da sadece içimizdeki bir ses: “Devam et.”

İnsan, dayanabildiğinden çok daha fazlasını taşır içinde. Kırıldığını sanırken aslında şekil değiştirir. Güçsüz hissettiği anlarda bile içinde bir şey kıpırdar. Adını bilmediğimiz ama “umut” dediğimiz o şey… Karanlıkta bile ışık arar.

Bazen günlerce ağlarsın, içinden çıkamazsın. “Neden ben?” dersin. Cevabını alamazsın. Ama bir sabah, pencereye vuran güneşle uyanırsın. Ve o ışık seni değilse bile, umutlarını ısıtır.

Umut bir mucize değil belki… Ama mucizeleri başlatan şeydir. Umut, karanlığın elinden tutan bir el gibidir. Göremesen de oradadır. Bazen bir şarkıda, bazen bir çocuğun gülüşünde, bazen aynadaki yorgun gözlerinde bile…

Unutma… Bu karanlık da geçecek. Ve sen bir gün dönüp baktığında, “Nasıl dayanmışım?” demeyeceksin. “İyi ki pes etmemişim” diyeceksin. Çünkü o en zor anda bile içindeki kıvılcımı söndürmedin.

Ve işte o kıvılcım, her şeyin başlangıcıydı…