Sabahlar hızlı başlıyor. Alarm çalıyor, kahve ayakta içiliyor, mesajlara göz ucuyla bakılıyor. Gün daha başlamadan bir şeylere yetişememiş hissi omuzlara çöküyor. Her şey hızlı… Ama insan gerçekten iyi mi?

Teknoloji hızlandı, ulaşım hızlandı, iletişim hızlandı. Bir tuşa basınca her şeye ulaşıyoruz. Ama tuhaf olan şu: Bu kadar kolaylık varken neden bu kadar yorgunuz? Neden tahammülümüz bu kadar az, sabrımız bu kadar kısa?

Eskiden beklemek vardı. Beklerken düşünmek, susmak, anlamak vardı. Şimdi beklemek zaman kaybı sayılıyor. Bir şey hemen olsun istiyoruz. Hemen anlaşılayım, hemen cevap verilsin, hemen sonuç alınsın… Olmayınca da sinirleniyoruz. Çünkü sabretmeyi unuttuk.

Hız arttıkça insanın iç sesi kısıldı. Kimse kendini dinlemiyor. Yorgunluğun sebebi çoğu zaman uykusuzluk değil; anlaşılmamak, yetişememek ve duramamak. Dinleniyoruz ama toparlanamıyoruz. Çünkü beden duruyor belki ama zihin hâlâ koşuyor.

En çok da ilişkiler yoruldu. İnsanlar birbirine karşı daha sabırsız. Dinlemek yerine cevap vermeye hazırız. Anlamak yerine haklı çıkmaya çalışıyoruz. Oysa biraz yavaşlasak, belki de birçok kırgınlık hiç oluşmayacak.

Çocuklar bile acele içinde büyüyor. Oyunlar kısa, dikkat dağınık, beklentiler büyük. Onlardan bile hızlı olmalarını bekliyoruz. Halbuki çocukluk yavaş yavaş yaşanmalı, sabırla büyümeli.

Belki de mesele zamanın yetmemesi değil, kendimize yetemememiz. Sürekli bir yere yetişmeye çalışırken, kendimizi geride bırakıyoruz. Hayat hızlanıyor ama ruhumuz bu hıza ayak uyduramıyor.

Bazen durmak gerekir. Her şeye anında cevap vermemek, her yere yetişmemek, her şeyi hemen halletmemek gerekir. Çünkü insan makine değil. Yoruluyor, kırılıyor, sessizce tükeniyor.

Her şey hızlı olabilir. Ama insan yavaşladığında insan kalır.