Hayat bize konuşmayı erken öğretir ama susmayı daha erken öğretir. “Boş ver”, “Geçer”, “Büyütme” gibi cümleler, daha çocukken dilimize değil, içimize yerleşir. Çünkü bazı duygular söylenmez; yutulur. İşte tam da bu yüzden, içine attıklarımız zamanla keder olur. Ama asıl mesele şu: İçinden atamadıkların… Onlar kaderin olur.

İçine atmak, ilk başta güçlü hissettirir. Kimseye yük olmamışsındır, kimseyi üzmemişsindir, ortamı germemişsindir. Ne kadar olgun, ne kadar “idare eden” bir insan olduğun söylenir. Oysa kimse içine attıklarının içeride ne yaptığını sormaz. Çünkü dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. Gülümsersin, işine gidersin, sohbet edersin. Ama içeride bir yerlerde bir şey birikir. Sessizce. Sabırla.

İçine atılan her duygu, aslında yarım bırakılmış bir cümledir. Söylenememiş bir “kırıldım”, yutulmuş bir “canım yandı”, ertelenmiş bir “ben böyle hissettim.” Zamanla bu yarım cümleler bir araya gelir ve bir iç monoloğa dönüşür. İnsan en çok da kendisiyle baş edemez hale gelir. Çünkü artık karşısında biri yoktur; kaçabileceği, susabileceği biri yoktur. İçindeki ses konuşmaya başlamıştır.

Ve bazı duygular vardır ki, içine atılmakla kalmaz; oraya yerleşir. Affedilemeyen bir ihanet, yas tutulamamış bir kayıp, söylenememiş bir hayır… Bunlar sadece keder olmaz. Bunlar kararlarını etkiler, ilişkilerini şekillendirir, hayata nereden baktığını belirler. Yani kaderine karışır.

Belki de bu yüzden bazı insanlar hep aynı döngülerin içinde bulur kendini. Aynı tür insanlara güvenir, aynı yerlerde vazgeçer, aynı noktalarda susar. “Şanssızım” der, “kaderim böyle” der. Oysa kader sandığı şey, yıllardır içinden atamadıklarının toplamıdır. Zamanında konuşulmayanlar, yüzleşilmeyenler, yas tutulmayanlar…

Toplum olarak da çok iyiyiz içine atmaya. Güçlü görünmeye, “idare etmeye”, “aman sorun çıkmasın” demeye bayılıyoruz. Duygularımızı değil, düzeni koruyoruz. Sonra neden bu kadar yorgun olduğumuzu, neden bu kadar öfkeli ya da hissiz hissettiğimizi anlayamıyoruz. Çünkü duygular bastırılınca yok olmaz; şekil değiştirir. Keder olur, kaygı olur, öfke olur. En sonunda da kader diye önümüze düşer.

Oysa kader, biraz da cesaret işidir. Hissettiğini kabul etme cesareti. “Bu bana ağır geldi” diyebilme cesareti. Gitmesi gerekeni gönderebilme, kalması gerekenle yüzleşebilme cesareti. İçinden atamadıklarını tanıdığın gün, kader sandığın şeyin aslında değişebilir olduğunu da fark edersin.

Belki de sormamız gereken soru şu: Bugün içime ne attım? Ve daha önemlisi… Hangisini artık içimden atmanın zamanı geldi?

Unutma; konuşmadığın her acı seni sen olmaktan biraz daha uzaklaştırır, ama yüzleştiğin her duygu kaderini yeniden yazma şansı verir