Evet, bugün yine beraberiz sevgili okurlarım. Yine efkârın ve hüznün içinden sesleniyorum size. Çünkü hayat bazen tuhaflığını sessizce değil, insanlarla yüzümüze vura vura gösteriyor.
Nasıl bir çağdayız, nasıl bir akımın içindeyiz bilmiyorum. Saygı, sevgi, ahlak… Sanki sözlükte kalmış kelimeler gibi. Herkes, herkesin hayatı hakkında konuşmayı kendine hak görüyor. Yargılamak bu kadar kolayken, insan neden kendi hatalarına bu kadar kör?
Bazen durup düşünüyorum: Karşına geçip seni eleştiren kişi, kendi davranışlarını gerçekten hiç sorguluyor mu? Öyle anlar oluyor ki, kendi yaptığı yanlışı sen yapmışsın gibi seni hesaba çekiyor. Peki bu neyin cesareti? Ne tür bir güç bu? Anlamak gerçekten zor.
İnsanlara baktıkça ister istemez aynı soruya takılıyorum: Ben mi fazla hassasım, yoksa insanlar mı fazlasıyla yorucu? Hayatın kendisi değil belki de bizi yoran; düşünmeden konuşan, hissetmeden davranan insanlar. Evet, herkesin kendine ait bir hayatı var ama neden yaşayamıyoruz? Neden “el âlem ne der” kaygısıyla tüketiyoruz bize ayrılan zamanı?
Soruyorum size: Biz hasta olduğumuzda, içimize attıklarımız bedenimize yük olduğunda, o konuşanlar mı çekiyor acıyı? “Ne derler” diye susturduğun dertlerin hesabını onlar mı ödüyor? Hayır. Aksine, en zor anında bile yine eleştirilirsin, yine yargılanırsın. Sen ne kadar doğruyu, ne kadar iyiyi yaparsan yap; bazıları için asla yeterli olmayacaktır.
İşte tam da bu yüzden, bize ayrılan zamanı değmeyecek insanlara harcamamalıyız. Çünkü bu dünyaya tek geldik ve yine tek gideceğiz. Kimseyi incitmeden, bencilliğe sapmadan, haksızlık yapmadan ama başkalarının sözlerine mahkûm olmadan kendi hayatımızı yaşamalıyız.
Aksi hâlde geriye ne yaşanmış bir ömür kalır ne de içten bir gülümseme…
Sadece başkalarının sesinde kaybolmuş, kendini unutmuş bir insan kalır.