Kabul Etmenin Yaralayıcı Ama Özgürleştirici Gerçeği”** İnsan, gönlünün içinde sınırsız bir dünya taşır. Bir ömür yetmeyecek hayaller, ulaşılacak hedefler, tutunulacak umutlar… Kalbi bir yön seçer; aklı o yöne adımlar atar. Ve kişi, kendi hikâyesini kendi kurduğunu sanır.

Ama hayat, çoğu zaman insanın yüzüne acı bir sessizlikle şunu hatırlatır:
“Sen hayal edersin… ama kader yazılanı yaşatır.”

Hayal ettiklerin en parlak ışık gibi göz kırparken, kader bazen o ışığı kapatır.
Çok istediğin kapılar suratına kapanır, beklediğin insanlar beklemez, iyilik yaptıkların kötülükle döner, “olur” dediğin her şey “olmadı” diye haykırır.
İşte o an, insanın ruhunda buz gibi bir gerçek akar:

Hayat, bizim planlarımızın değil; biz farkında olmadan örülen bir örgünün içinden akıyor.

Bazen en çok inanarak yürüdüğün yol sana ait değildir.
Bazen en çok sevdiğin şey, aslında seni en çok yaralayacak olandır.
Bazen en çok istediğin, seni olduğun yerden koparacak bir yüktür.
Ama sen bunu yaşarken bilemezsin.

Çünkü insan, yaşadığının anlamını ancak yıllar geçince anlar.
Geriye dönüp baktığında fark eder:
Olmadığı için sitem ettiği her şey, aslında onu olması gereken yere taşıyan bir köprüymüş.
Kaybettim sandıkları, onu batmaktan kurtaran birer işaretmiş.
Uğruna gözyaşı döktüğü hayaller, aslında ona ait bile değilmiş.

Kader, bazen insanı korur… bazen öğretir… bazen yakar…
Ama her ne yaparsa, insanı kendi olması gereken haline getirir.

Bu yüzden belki de hayatın en acı, ama en özgürleştirici cümlesi şudur:
“İnsan hayal ettiğini değil, kaderine yazılanı yaşar.”

Kırılırız, düşeriz, yanarız…
Ama bir gün gelir, kaderin bizi sürüklediği yerden tekrar doğruluruz.
Ve anlarız ki;
Hayal ettiklerimiz bize mutluluk vadederdi,
Ama kaderde yazılanlar bizi insan yaptı.