Herkes konuşuyor. Kimi yüksek sesle, kimi uzun uzun, kimi de süslü kelimelerle… Ama çok azı söz söylüyor.Çünkü konuşmak başka, söz söylemek başka. Konuşmak için dil yeterlidir; söz söylemek için ise irfan gerekir

İrfan; kitaplardan taşan bilgi değil yalnızca.
Yaşanmışlığın süzgecinden geçmiş, acıyla yoğrulmuş, suskunlukla olgunlaşmış bir bilgeliktir.
Her bilen irfan sahibi değildir.
Her anlatan da söz söylemiş sayılmaz.

Bugün en büyük yanılgımız şu:
Söylenenin değerini, söyleyenin gürültüsüyle ölçüyoruz.
Oysa hakikat bağırmaz.
Hakikat fısıldar… ama duymasını bilen kulağa.

Ve işte tam burada başlar asıl imtihan:
Anlamak.

Anlamak zordur.
Çünkü anlamak, sadece kulak vermek değildir.
Anlamak; egoyu susturmak, önyargıyı bir kenara bırakmak,
“Ben ne anlıyorum?” sorusunu sormadan önce
“Acaba ne demek istiyor?” diyebilmektir.

Herkes duyduğunu anladığını sanır.
Oysa insan çoğu zaman kendi düşündüğünü dinler, karşısındakini değil.
Bu yüzden nice hikmetli söz,
anlamaya niyeti olmayan kalabalıkların arasında yetim kalır.

İrfanla söylenen söz,
ancak insanlıkla anlaşılır.
Kalbi mühürlü olana en doğru söz bile ulaşmaz.
Ama kalbi açık olana, yarım bir cümle bile kâfidir.

Belki de bu yüzden eskiler az konuşur, çok susardı.
Çünkü biliyorlardı:
Söz, kıymetini sessizlikten alır.
Anlayacak insan yoksa, en derin söz bile yük olur.

Bugün çok şey söylüyoruz ama az şey anlıyoruz.
Çok yazıyoruz ama az hissediyoruz.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken ilk şey şudur:

Herkes konuşabilir.
Herkes yazabilir.
Ama irfanla söylemek ve insan gibi anlamak…
İşte o, hâlâ nadir bulunan bir meziyet.

Ve insan, en çok da
anlamayı beceremediği yerde kaybediyor kendini.