Tembellik çoğu zaman yanlış yorumlanır. Aslında o, geçici bir duraktır; bedenin soluklanması, zihnin kısa bir ara vermesidir. Tembel insan bile tamamen vazgeçmiş sayılmaz. “Birazdan başlarım” der. Gücünü toparlayacağına, yeniden deneyeceğine dair içinde hâlâ bir umut taşır. Çünkü tembellik, geri dönüş ihtimali olan bir yorgunluktur.

Karşılıksız kalmak ise bambaşkadır.

Sessizce ilerler. Göze batmaz, gürültü çıkarmaz ama insanın içinden bir şeyleri yavaş yavaş eksiltir. Emek verirsin; belki büyük beklentilerle değil ama en azından bir anlam arayışıyla… Küçük bir fark ediliş, kısa bir teşekkür, bir ilerleme hissi beklersin. Hiçbiri gelmez. İşte o noktada yorulan beden değil, ruhtur.

Tembel olan durur.
Karşılıksız kalan ise yürümekten vazgeçer.

Çünkü karşılıksızlık insana tek bir cümle fısıldar:
“Boşa.”

İnsan en çok bu düşünceyle tükenir.

Bir öğretmeni düşünün; anlatır, tekrarlar, sabırla ilgilenir… Ama karşısında boş bakışlar vardır.
Bir çalışanı düşünün; sorumluluk alır, çabalar, fedakârlık yapar… Ama emeği görünmez.
Bir evladı, bir dostu ya da bir partneri düşünün; verir, susar, idare eder… Karşılığında ise yalnızca sessizlikle karşılaşır.

Bu insanlar tembel değildir.
Aksine, çoğu zaman gereğinden fazla vermişlerdir.

Asıl mesele yorulmak değil; bu yorgunluğun bir anlamı olup olmadığını bilememektir.

Karşılıksız kalan insan zamanla küser. Önce heyecanı azalır, sonra merakı. Ardından sorumluluk alma isteği silinir. En sonunda içinden şu cümle geçer:
“Ne değişecek ki?”

İşte bu düşünce, tükenmişliğin gerçek başlangıcıdır.

Toplum olarak en büyük yanılgımız şudur: Yorulanı tembel, geri çekileni isteksiz, susanı umursamaz sanırız. Oysa birçok insan, isteksiz olduğu için değil; defalarca karşılık bulamadığı için durmuştur. Denemiştir, sabretmiştir, görmezden gelmiştir. Ama her seferinde eli boş kalmıştır.

İnsan bir makine değildir.
Sadece üretmez; görülmeye, değer verildiğini hissetmeye ihtiyaç duyar.

Bir çocuktan hiç takdir etmeden başarı beklemek ne kadar anlamsızsa, bir yetişkinden de sürekli emek verip hiç fark edilmemesini kabullenmesini istemek o kadar acımasızdır.

Tembellik geçer.
Karşılıksızlık iz bırakır.

İnsan bir noktadan sonra dinlenmek istemez; kendini korumaya başlar. Bu yüzden bazıları daha az konuşur, daha az çabalar, daha az hayal kurar. Çünkü öğrenmiştir: Her verilen geri dönmez. Her emek karşılık bulmaz.

Belki de sormamız gereken soru şudur:
“İnsanlar neden yoruldu?” değil,
“Kim, neyi, ne kadar zamandır karşılıksız bıraktı?”

Çünkü insanı asıl yoran tembellik değil; karşılık görmemektir.

En acı olan ise şudur: Karşılıksız kalan insan, sonunda kimseyi suçlamaz. Ne sistemi, ne insanları, ne de hayatı… Sadece kendini küçültür. Sesini kısar, beklentilerini azaltır, varlığını geri çeker. Çünkü şunu öğrenmiştir: Sürekli veren eksilir.

İnsan böylece aniden tükenmez; yavaş yavaş eksiltilir.

Bir gün hâlâ ayaktadır ama artık eskisi gibi değildir. Daha az sever, daha az umut eder. Bu bir kayıp değil; sessiz bir vedadır. Kimseye duyurulmaz, içten içe yaşanır.

Ve kaybedilen şey emek değil; inançtır.

İnancını yitiren insan tembel olmaz.
Sadece kendini korumayı seçer.

Çünkü insanı ayakta tutan güç kaslarında değil; verdiğinin bir yerde anlam bulduğunu bilme ihtiyacındadır.

Ve bir toplum, bunu unuttuğunda gerçekten yorulur.