Hayatımızın her anında kelimelere sarılıyoruz. Konuşarak anlatmaya, yazarak ifade etmeye çalışıyoruz. Oysa bazen en güçlü ifade, sessizliğin içinde gizlidir.

Çünkü kalbin dili, kelimelerden çok daha etkilidir. Bir bakışla, bir tebessümle, bir dokunuşla anlatılan şey, sayfalar dolusu cümleden daha derin iz bırakabilir.

Maneviyat, işte tam da burada devreye girer. Rabbine yönelen bir kalp, çoğu zaman kelimelere ihtiyaç duymaz. İçinde öyle bir samimiyet vardır ki, gözlerden süzülen bir damla yaş, en içten duadan daha kuvvetli olabilir. Bir insanın kalbinin diliyle Allah’a yönelmesi, belki de en saf ibadettir. Çünkü kalbin dili, sahiciliği saklamaz; yalanı, gösterişi, riyayı kabul etmez.

Bugün dünyaya baktığımızda aslında en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyin bu olduğunu fark ediyoruz: Kalplerin diliyle konuşabilmek… Birbirimizi yargılamadan, kırmadan, incitmeden. Biraz daha anlayarak, biraz daha merhametle yaklaşabilsek belki de pek çok yara kapanacak. Bir selam, bir gönül alma, bir gönülden gelen dua… İşte insanın içini ısıtan, hayata anlam katan şey bunlar.

Kalbin diliyle konuşan insan, kendini değil karşısındakini düşünür. Bencilliği bir kenara bırakır, paylaşmayı bilir. Çünkü kalpten gelen söz, karşıya da dokunur. Zor gününde sessizce yanında duran bir dost, bazen binlerce güzel sözden daha kıymetlidir.

Gel, biraz kalbimizi dinleyelim. Susalım, içimizdeki fısıltıya kulak verelim. Belki de hakikatin en berrak hali, oradadır. İçinde kin değil, sevgi biriktirenler; öfke değil, merhamet taşıyanlar bilir ki, kalbin diliyle konuşan herkes aslında bir köprü kurar. İnsanla insan arasında, insanla Rabbi arasında…

Bugün kendimize şu soruyu soralım: Ben kelimelerimle mi yaşıyorum, yoksa kalbimin diliyle mi? Çünkü kalbin diliyle konuşabilen bir insan, hem dünyayı güzelleştirir hem de kendi ruhunu huzura kavuşturur. Ve unutma; gönülden çıkan her söz, mutlaka bir gün başka bir gönüle ulaşır.