Bu hayatta en çok kimi ihmal ettik biliyor musun? Kendimizi… En çok kendimizi hor gördük. En çok kendimize yük bindirdik. Herkese iyi davranmaya çalışırken, kendimize gelince acımasız olduk. Her “iyi misin?” sorusuna “iyiyim” diyerek geçiştirip, içimizde fırtınalarla baş başa kaldık. Oysa en çok bizim o soruya cevaba ihtiyacımız vardı.

Bazen herkesi memnun etmeye çalışırken kendimizi memnun etmeyi unuttuk.
Herkesi korumaya çalışırken kendi ruhumuzu savunmasız bıraktık.
Ve en kötüsü...
Kendimizi hiç sevemedik.

Kendimizi sevseydik belki bu kadar üzülmezdik.
Belki kimsenin bizi kırmasına bu kadar izin vermezdik.
Sevgiyle sarılsaydık kendimize, bu kadar parçalanmazdı içimiz.

Ama biz hep en sona bıraktık kendimizi.
Birilerinin bizi sevmesini beklerken, biz kendimizi sevmeyi öğrenemedik.
Oysa hayat hep içten dışa akar.
İçini sevmeyen, dışarıdan ne gelirse gelsin tamamlanamaz.

Şimdi düşünüyorum da…
Değdi mi?

Kendimizi bu kadar yıpratmaya, kendimize bu kadar yabancılaşmaya gerçekten değdi mi?
Kırıldığımız her şeyi sineye çekerken, bir “ben de varım” diyememeye…
Değdi mi?

Keşke en başta kendimizi sevmeyi becerebilseydik.
Keşke en çok kendimizi koruyabilseydik.
O zaman kimse bizi bu kadar kolay üzemezdi.
O zaman içimizde bu kadar boşluk kalmazdı.

Ama hiçbir şey için geç değil.

Belki de şimdi tam zamanı…
Kendimize bir şans daha vermenin.
İçten gelen bir “hak ediyorsun” demenin.
Ve en sonunda, en çok ihtiyacı olan kişiye – kendimize – sımsıkı sarılmanın…

Çünkü kendini sevmeyen, hep eksik yaşar.
Ve kendini unutan, bir gün kendinde kaybolur.