Bazen çok konuşuyoruz. Kelimeler ardı ardına dökülüyor, cümleler hızla akıyor. Ama tüm o konuşmaların içinde aslında kendimize bile bir kelime söylemiyoruz.

İnsan bazen öyle bir yoğunluğa düşüyor ki;
kendi kalbinin sesini duyamıyor.
Gürültü sadece dışarıda değil, içeride de büyüyor.

Çevremizin sesi, beklentilerin sesi, “yetiş” diyen sorumlulukların sesi…
Herkesin bir talebi var bizden.
Ama bizim kendimize dair ne talebimiz var?

Belki de uzun zamandır kendimize dönüp sormadık:

“Ben ne istiyorum?”
“Ben ne hissediyorum?”
“Ben gerçekten iyi miyim?”

İnsan, bir süre sonra kendi içinde kayboluyor.
Ve kaybolduğunu fark eden kişi, önce susmayı öğrenir.

Çünkü susmak; boşluk değildir.
Susmak; içeriye açılan bir kapıdır.

Bazen bir fincan kahvenin buharında,
bazen sabahın sessizliğinde,
bazen gece herkes uyuduğunda…
Kalbimiz en çok o an konuşur bizimle.

“İyi değilsin.” der mesela.
“Yoruldun.” der.
“Bu yük sana fazla.” der.
Ya da tam tersine:
“Bak, hâlâ umudun var.”
“Hâlâ taze bir yanın kalmış.”
“Hâlâ çiçek açacak yerlerin var.”

Ama bunları duymak için susmak gerekir.

Susunca insan kendini daha net görür.
İyileşmesi gereken yerleri fark eder.
Hangi insanın içini kuruttuğunu, hangi sözün hâlâ canını yaktığını anlar.

Ve belki de en önemlisi, kim olmak istediğini anlar.

Dış dünyanın gürültüsünde doğruyu seçmek zor.
İç dünyanın sessizliğinde ise her şey saf, her şey gerçek olur.

Bu yüzden:

Bazen geri çekilmek kaybetmek değildir.
Konuşmamak küsüş değildir.
Uzaklaşmak kaçış değildir.

Kendine dönmektir.
İyileşmeye başlamaktır.
Derin bir nefes almaktır.

Çünkü insan önce kendini duymalıdır.
Ancak kendini duyan, kendine gerçekten dokunabilir.
Ve kendine dokunabilen, başkasına da şefkatle dokunabilir.

Unutma:

Sessizlik bazen en yüksek sesidir insanın.
Ve o sesi duyabildiğinde,
içinde usulca filizlenen bir huzur olur.