Bazen bir bakış, bir söz, bir sessizlik bile içimizi titretiyor. Kimi zaman bu hassasiyetimiz “fazla duygusal” diye küçümseniyor, kimi zaman da “kadın işte” diyerek geçiştiriliyor.

Ama belki de mesele kırılgan olmak değil; belki biz sadece her şeyi daha derin hissediyoruz.

Biz, kalbinden geçenleri susturamayan kadınlarız.
Birinin acısını uzaktan duyabilen, sessizliğin altındaki çığlığı fark eden, bir tebessümün ardında gizlenen yorgunluğu sezebilen… Bu, bir zayıflık değil; bu, yaşamı bütün renkleriyle hissedebilme gücü.
Ama ne tuhaf, dünya bize “dayanıklı olmayı” öğretirken, hissetmeyi unutturuyor.

Kırılganlık denilen şey belki de sadece kalbin inceliğidir.
Kırılmaktan korksak da, o incelik bizi insan yapan en saf yanımız. Çünkü kırıldığımız yerden öğreniyoruz; sevmeyi, affetmeyi, direnç göstermeyi…
Ve evet, bazen ağlıyoruz. Ama o gözyaşları yenilginin değil, içimizde biriken sevginin, anlayışın, hatta gücün bir ifadesi.

Belki de biz kırılgan değiliz;
Belki dünya, bizim kadar derin hissedemeyenler yüzünden sertleşti.
Ve biz, bu sertliğin içinde kalbini koruyabilen kadınlarız.

Kırılganlık değil bu — duyarlılığın zarafeti.
Bir çiçeğin yaprağını incitmeden tutabilmek, bir çocuğun gözünden dünyayı okuyabilmek, bir yabancının hüznüne yüreğini açabilmek…
Bunların hepsi güçtür.
Ve biz, hissederek yaşayan kadınlar, o gücü en derinden bilenlerdeniz.