Bir zamanlar, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diye büyüdük. Şimdi ise kapı komşumuzun ne yaşadığını bilmeden, kendi konforumuzun sessizliğine sığınıyoruz.
Herkes bir şeylerin farkında ama kimse dönüp bakmak istemiyor. Çünkü görmek, sorumluluk yükler; hissetmek, vicdanı uyandırır. Ve ne yazık ki, artık vicdanın sesi pek hoş gelmiyor kimsenin kulağına.
Sokakta üşüyen bir çocuğu görünce başımızı başka yöne çevirmek kolayımıza geliyor. Çünkü o an durup düşünürsek, içimiz sızlar. O sızıyı bastırmak içinse vicdanı susturmak gerekiyor. Böyle böyle sustura sustura, bir bakmışız içimizde koca bir sessizlik büyümüş.
Artık kimse “doğruyu” aramıyor, “kolayı” seçiyor. Çünkü doğruluk, çaba ister; kolaylık ise konfor sunar.
Oysa vicdan, insanın en sessiz ama en güçlü rehberidir. Ne bir yasa kadar katıdır, ne de bir kural kadar soğuk. Vicdan, insanı insan yapan son sığınaktır. Ama biz o sığınağın kapısını, kendi ellerimizle kapattık.
Artık adaleti adliyede, merhameti sosyal medyada, insafı başkalarından bekliyoruz. Oysa hepsi, önce içimizde filizlenmesi gereken duygulardı.
Bir gün biri düşse, artık kimse el uzatmıyor. Çünkü herkesin aklında aynı düşünce: “Ben karışmayayım.”
İşte tam da o anda kayboluyor vicdan…
Göz göre göre, sessizce, alışa alışa.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken en basit şey şu:
Birinin derdini görmek, yük değildir.
Birinin gözyaşını silmek, zaman kaybı değildir.
Birinin yerine üzülmek, zayıflık değildir.
Vicdan kaybolmadı aslında, sadece bastırıldı. Ve her bastırılışında, biraz daha derine gömüldü.
Ama iyi haber şu:
İnsan, isterse yeniden bulabilir onu.
Bir tebessümde, bir yardımlaşmada, bir “ben varım” deyişinde…
Yeter ki içimizin sesini duymaktan korkmayalım.