Bir insanın kaç yıl yaşadığı değil, o yıllara neler sığdırdığıdır asıl mesele. Zaman takvimle ölçülür, yaşam ise izlerle... Kimileri kısa ömrüne koca bir roman sığdırır; kimileri ise uzun yıllar yaşar da tek satırlık anlam bırakmaz ardında.
Bir insanın kaç yıl yaşadığı değil, o yıllara neler sığdırdığıdır asıl mesele. Zaman takvimle ölçülür, yaşam ise izlerle... Kimileri kısa ömrüne koca bir roman sığdırır; kimileri ise uzun yıllar yaşar da tek satırlık anlam bırakmaz ardında.
Bugün sabah kahvemi yudumlarken kulağımda bir cümle çınladı:
“Ne kadar yaşadığın değil, nasıl yaşadığın önemlidir.”
Düşündüm… Hayatlarımız birer yolculuksa, bu yolculukta kaç kilometre yol aldığımız mı önemlidir, yoksa o yolları nasıl yürüdüğümüz mü?
Bir çocuğun saf kahkahası, bir annenin duası, bir dostun omzundaki sessiz teselli… Bazen tek bir an, yıllara bedel olur. O anlar ki kalbe kazınır, ömür boyunca insanın içinde yankılanır. Gerçek yaşam, işte o küçük büyük anlardadır.
Toplum olarak çoğu zaman başarıyı uzun yaşamakla, çok kazanmakla ya da kalabalıklarca alkışlanmakla ölçüyoruz. Oysa ne paranın, ne şöhretin, ne de şatafatın içinde gerçek bir yaşamın garantisi var. Bazen bir çiçeğe dokunmak, bir sokak hayvanına su vermek, bir kalbi onarmak; en değerli yaşanmışlıklardır.
Kimi insan vardır, 30 yaşında öyle şeyler yapar ki ardında 80 yıllık iz bırakır. Kimi insan da 80 yıl yaşar, ama hiç yaşanmış gibi hatırlanmaz.
Sahi, sen hayatını nasıl yaşıyorsun? Her günün sana ait mi? Yoksa başkalarının beklentilerini mi yaşıyorsun? Sabahları uyandığında kalbin heyecanla mı atıyor, yoksa sadece yeni bir gün daha mı başlıyor?
Unutma, hayat biriktirdiklerinle güzel. Ve bir gün gideceğiz... Önemli olan kaç yaşında gittiğin değil, ardında ne bıraktığın. Çünkü hayat, süresiyle değil, hikâyesiyle hatırlanır.