Yaşadığımız çağ, bolluğun ve imkanların zirveye çıktığı bir dönem gibi görünüyor.
Raflar dolup taşarken, sofralar çeşit çeşit nimetle süslenirken, teknolojinin bize sunduğu kolaylıklar hayatı hızlandırırken… Yine de derinlerde, tarif edilemeyen bir boşluk var. Doymayan bir yanımız, susturulamayan bir açlığımız.
Bu açlık, midemizden değil; ruhumuzdan yükseliyor. Çünkü insan yalnızca bedenden ibaret değil. Kalp de beslenmek ister, ruh da doymak ister. Ancak biz çoğu zaman bu gerçeği unutuyoruz. Daha çok eşyayla, daha çok gösterişle, daha çok “ben” diyerek o boşluğu kapatabileceğimizi sanıyoruz. Ne yazık ki dünya ile doldurmaya çalıştığımız ruh açlığı, dünyayı yedikçe daha da büyüyor.
Bir parça huzur için bazen sessizliğe, bazen bir duaya, bazen de içten gelen bir tebessüme muhtacız. Kalbin gıdası, ne alışverişte, ne lüks sofralarda, ne de hızla tükettiğimiz dünyalıkta bulunur. O gıda, maneviyatla, değerlerle, hakikate yönelişle gelir.
Belki de en büyük doyum, sahip olduklarımızla şükretmekte ve her günün içinde gizlenen küçük güzellikleri fark etmekte saklıdır. Dünyayı doyurmak mümkün değil; ama ruhu beslemek, insanın elinde.