Ne zaman bu kadar kırılgan olduk, bilmiyorum. Belki de yorgunluklarımızı "küstüm" kisvesi altında saklamaya çalıştığımızdandır. Ya da anlayışı, yerini beklentilere bırakan bir çağın içine doğduğumuzdandır. Ama bir gerçek var: Kırmadan sevmek gitgide zorlaşıyor.
Birini sorgulamadan sevebilmek mesela…
"Niye aramadın?" demeden, "Acaba bir derdi mi vardı?" diyebilmek.
Sessizliğini alınganlıkla değil, belki içsel bir fırtınayla açıklayabilmek.
İnsanın bazen sadece susmak istediğini, anlatacak gücünün kalmadığını fark edebilmek.
Ama ne yapıyoruz?
Selam verirse "laf soktu" diyoruz. Vermezse "burnu büyümüş".
Gelse "yüzsüz gibi sürekli geliyor", gelmese "nerede bu, iyice koptu bizden".
Sanki herkes karşımızdaki insanı ezbere biliyor, onun hayatını bizden daha iyi okuyormuş gibi davranıyoruz.
Oysa bilmediğimiz bir şey var:
Bazı insanlar sadece ayakta kalmaya çalışıyor.
Ve belki de o attığı tek selam, o gün verebildiği son çabası.
Kim bilir, belki sadece "unutulmadığını" hissetmek istiyor.
Ama biz, anlamaya çalışmak yerine hemen yargılıyoruz.
İnsan ilişkileri artık matematik gibi:
Hesaplar, beklentiler, karşılıklar...
Kim ne verdi, kim ne eksik yaptı, kim daha çok özür diledi?
Bu denklemde samimiyet boğuluyor.
Kalpler ise yavaş yavaş uzaklaşıyor birbirinden.
Oysa çözüm çok basit:
Empati.
Yani dinlemek, hissetmek, anlamaya çalışmak.
Sormak: “Nasılsın gerçekten?”
Ve bazen sadece yanında olmak, hiçbir şey demeden.
Birbirimizi anlamaya çalışmak bu kadar zor olmamalı.
Kırılmadan, kırmadan da sevebilmeliyiz.
Yargılamadan, etiketlemeden, tahminler üretmeden.
Çünkü herkesin bir savaşı var, kimse sebepsizce uzaklaşmaz.
Ve belki de bu çağda en büyük cesaret:
Affedebilmek.
Ve en asil duruş:
İnsanları gerçekten anlamaya çalışmak.
Unutma:
Her davranışın bir hikâyesi, her sessizliğin bir nedeni vardır.
Dinlemeden, bilmeden, yargılama…