“Bir gün her şey düzelir” dedik. “Biraz daha sabır” dedik. “Bu da geçer” dedik. Günler geçti, yıllar birbirini kovaladı. Biz bekledik. Hayat değişmedi. İnsan değişmedi. Yoluna girmesi gereken hiçbir şey gerçekten yolunu bulmadı. Sadece biz yorulduk. Umut, zamanla bir dayanak olmaktan çıktı; omuzlarımızda taşınması zor bir yüke dönüştü.
Asıl can yakan ne biliyor musunuz?
Hayatın zor olması değil.
İnsanın, iyiye gideceğine inandığı şeylerin hiç iyileşmemesi.
Bize hep umut telkin edildi. Umut etmek neredeyse bir görev gibi öğretildi. “Umudunu kaybetme” dediler. Ama kimse şunu sormadı: Umut etmekten başka seçeneğimiz var mıydı? Yoksa umut, çaresizliğin daha süslü bir adı mıydı?
Gerçekle yüzleşelim.
Hayat düzelmedi çünkü hayat kendiliğinden düzelmez.
İnsan değişmedi çünkü herkes kendine bakmaktan kaçtı.
Yol bulunamadı çünkü yanlışta ısrar edildi.
Peki biz ne yaptık?
İyiliği seçtik.
Sessizliği tercih ettik.
Anlayışlı olmayı, alttan almayı, idare etmeyi görev bildik.
Karşılığında ne aldık?
Daha fazla yük.
Daha derin kırgınlıklar.
Ve o tanıdık cümle: “Sen zaten idare edersin.”
İşte tam da burada durmak gerekiyor.
Belki sorun umut etmekte değildi; yanlış yerlere umut bağlamaktaydı.
Belki de beklememiz gereken hayat değil, kendi sınırlarımızdı.
Artık bazı gerçekleri kabul etmenin zamanı geldi:
Herkes değişmez.
Herkes iyi niyeti hak etmez.
Ve her şey düzelmek zorunda değildir.
Bizim görevimiz her şeyi kurtarmak değil.
Bizim sorumluluğumuz kendimizi kurtarmaktır.
Peki ne yapmalıyız?
Önce şunu kabullenmeliyiz: Hayat bize borçlu değil. Ama bizim de kimseye borcumuz yok.
Her yere yetişmeye çalışmayı bırakmalıyız.
Herkesi anlamaya mecbur hissetmemeliyiz.
Bizi tüketen şeylere, mazeret eklemeden “hayır” diyebilmeyi öğrenmeliyiz.
Bazen umut değil, vazgeçiş iyileştirir.
Bazen affetmek değil, mesafe koymak şifadır.
Bazen susmak değil, konuşmak kurtarır.
Ve en önemlisi:
Kendimizi hep en sona bırakmaktan vazgeçmeliyiz.
Hayat düzelmeyebilir.
İnsan değişmeyebilir.
Ama biz aynı yerde, aynı yarayla, aynı beklentiyle kalmak zorunda değiliz.
Belki de asıl cesaret,
“Bir gün iyi olur” demek değil;
“Böyleyken devam etmiyorum” diyebilmektir.
Çünkü umut bazen ileri gitmek değildir.
Bazen ayağa kalkıp yön değiştirmektir.
Ve belki de gerçek iyilik;
Her şeyin düzelmesi değil,
Artık kendimizi ezdirmememizdir.
Yol işte buradan geçiyor.
Kısa değil.
Kolay değil.
Ama ilk kez gerçek.
Belki de artık şunu öğrenme zamanı:
Her şeye katlanmak erdem değildir.
Her bekleyiş sabır sayılmaz.
Her susuş olgunluk değildir.
İnsanı büyüten şey, her yükü taşıması değil;
Hangi yükü taşımayacağını seçebilmesidir.
Unutma:
Sen toparlamak için yaratılmadın.
Kırılıp dağılmak için hiç yaratılmadın.
Ve belki de en büyük ders şudur:
Hayat sana iyi davranmayabilir,
Ama sen kendine kötü davranmak zorunda değilsin.
İşte asıl yol buradan başlar.
Kendini seçtiğin yerden.