Hayatın en büyük derslerinden biri şu cümlede gizlidir: "Varken kıymetini bilmediğin şeyin, yokluğuna alışmak zorunda kalırsın."
İnsanoğlu gariptir. Elinde olanın değerini çoğu zaman anlayamaz. Sanki hep orada olacakmış gibi yaşar. Sevdiklerinin sesine alışır, yüzüne doyar zanneder. Gün gelir o ses susar, o yüz uzaklaşır… İşte o zaman başlar kıymet arayışı; geç kalınmış bir pişmanlıkla.
Bir fincan kahveyi annenle içmenin, babanın o eski öğütlerini dinlemenin, bir dostla yapılan sıradan bir sohbetin… Ne kadar değerli olduğunu ancak bu anlar uzaklaştığında fark ederiz. Çünkü kıymet, genellikle yoklukla ölçülür.
Bir zamanlar şikayet ettiğin o yoğun iş günlerini, koşuşturmaları, kalabalık sofraları… Şimdi özlüyor musun? Belki de evet. Çünkü o günler vardı, sen içindeyken anlamadın. Gün geldi, alıştığın şeyler bir bir hayatından eksildi. Ve sen, alışkanlıklarının ardından bakakaldın.
İnsan bazen kalabalığın içindeki bir sessizliği, bazen de sessizliğin içindeki bir kalabalığı arar. Bu arayışın temelinde hep aynı gerçek yatar: Kaybettikten sonra kıymet bilmenin acısı.
Ama bu yazı bir sitem değil, bir hatırlatma yazısıdır.
Şimdi düşün:
Kimin gözlerine uzun zamandır dikkatlice bakmadın?
Kime "Seni seviyorum" demeyi erteledin?
Hangi güzel anı, “zaten yarın da yaparız” diye öteledin?
Yarın, hepimiz için bir ihtimal. Ama şimdi, elimizdeki tek gerçek.
Haydi, geç olmadan…
Bir teşekkür et, bir sarıl, bir arayıp hal hatır sor.
Varsa, kıymet bil.
Yoksa, sus ve sadece özleme.
Çünkü bazı şeyler, geri gelmez.
Ve bazı duygular, sadece kayıpla öğrenilir.